Takip Edin

Röportaj

Ahmet Dursun: Konsantremi bozacak şeyleri çevremden uzak tutarım

İşler Güçler Dizisinin Boomcu Onur’u Ahmet Dursun ile DS Kültür Sanat okurları için gerçekleştirdiğimiz röportajı aşağıdan okuyabilirsiniz.




Pazar Kahvesi: Aslında birçok kişi seni çok yakından tanıyor ancak sen bize kendinden biraz bahsede bilir misin ?
Ahmet Dursun: Ben Ahmet Dursun günlük hayatımda gezmeyi, eğlenmeyi ve her daim hayatımda ailem ile vakit geçirmeyi severim. Sinema, tiyatro, gazete, dergi ve kitap okumak’ta vazgeçilmezlerim arasında diyebilirim.

Pazar Kahvesi: Oyunculuk serüvenin nasıl başladı, nasıl karar verdin oyuncu olmaya ?
Ahmet Dursun: Oyunculuk serüvenim tv programlarına giderken başladı. Ordan birinin tavsiyesi üzerine ajans’a kaydoldum. Ajans’a Annem ile  gittik ve kaydımızı tamamladık. Ve ajans’tan çıktıktan sonra hayatım değişti diyebilirim, yani kısaca oyunculuk serüvenim böyle başladı.

Pazar Kahvesi: Mesleğini biraz anlatabilir misin, zorlukları, keyifli yanları ve birçok kimsenin bilmediği yönleriyle nasıl bir meslek oyunculuk ?
Ahmet Dursun: Setler gayet güzel oluyor ama bazen zor olabiliyor, yani çok geç saatlerde bitebiliyor. Ama genele baktığımızda keyifli anlar yaşıyoruz, Ben bu işi ünlü olmak için değil, benim mesleğim olduğu için yapıyorum. Setten çıktığım an karakterim orada kalır, ben Ahmet Dursun olarak evime giderim. Oyunculuk yapmak isteyen arkadaşlara buradan eğitim almalarını tavsiye ederim.

Pazar Kahvesi: Bugüne kadar hangi projelerde yer aldınız, yeni projeler var mı ?




Ahmet Dursun: Bugüne kadar oyunculuk deneyimi olarak; Eşref Saati, İşler Güçler, Kardeş Payı gibi dizilerde rol aldım. Sinema filmi olarak; İki Kafadar, Bir Baba Hindu ve Alaturka isimli filmlerde rol aldım. Reklam filmi konusunda; Nescafe ve Vatan Bilgisayar çekimlerinde rol aldım. Müzik klibi olarak ise; Enbe Orkestrası & Mustafa Ceceli’nin Unutamam klibinde rol aldım.

Pazar Kahvesi: Hayatınızın odak noktası artık oyunculuk mu yoksa başka planlarınız var mı ?
Ahmet Dursun: Benim artık oyunculuk mesleğim elimde ama başka işler içinde bir kaç kişinden bilgi alacağım ve de ona göre hareket edeceğim ama genede onun içinde eğitimlere başvuracağım.

Pazar Kahvesi: Çalışma saatleriniz nasıl, çekim olduğunda bir günün nasıl geçiyor ?
Ahmet Dursun: Ve ben o saatler arasında dergi ya da sahne olduğunda, senaryomu okurum veya kitap da okuyabilirim ,yönetmenimden sahnem hakkında bilgiler alırım ve samimi olmak gerekirse biraz iş koliğimdir.

Pazar Kahvesi: Bir oyuncu rolüne nasıl hazırlanır, canlandıracağın bir karakter için ön hazırlık yapıyor musun ? o süreci bize biraz anlatır mısın ?
Ahmet Dursun: Evet, sete gittiğimde yada daha önce’den bana senaryo atıyorlar hemen ezberlemeye başlarım ve de konsantremi bozacak şeyleri çevrem’den uzak tutarım ve öyle çalışmaya başlarım, sonra Ahmet Dursun dan çıkarım mesela boomcu onur karakterine hemen dönerim ve set ekibi, oyuncu ve yönetmeni iyi bir şekilde dinlerim.




Pazar Kahvesi: Bu soru eminiz ki oldukça sık karşılaştığın bir sorudur, ama yinede sormak istiyorum oynadığın karakterlerle aranda hiç benzerlik var mı ?
Ahmet Dursun: Boomcu onur ile az bir benzerliğim var bazen konuştuklarımı anlamıyorlar ve  çevremdekiler, sürekli benden konuşma olayını çok istiyorlar ya da bazı gelen projelerde isteyen var. Kısacası boomcu onur ile bütün hala sokuyorlar.  Genelikle ben bu işi kızları tavlamak için çok kullanıyorum.

Pazar Kahvesi: Unutamadığınız bir film repliği var mı ?
Ahmet Dursun: Vallahi bir sürü replik var ama “kız istemeye gittik verirler diye düşündüm ama vermediler, ayağım alışsın diye geldik “. Repliğini çok severim.

Pazar Kahvesi: Son olarak DS Kültür Sanat hakkında neler söylemek istersiniz?
Ahmet Dursun: Vallahi gayet süper bir yer ve  güzel işler olacağına en içinden dileklerimle inanıyorum.

Pazar Kahvesi: Harika Bir Röportaj Oldu Sevgili Ahmet Çok Fazla Soru Sormak İstemiyorum DS Kültür Sanat Ailesi Olarak Çok Teşekkür Ederiz, Bizlere Vakit Ayırdığın İçin Yeni Röportajlarda Görüşmek Üzere Kal Sağlıcakla.
Ahmet Dursun: Beni böyle güzel bir röportaj’a dahil ettiğiniz için ben teşekkür ederim.

[email protected]
Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Bülent Ergün; kısaca söylemek gerekirse müzik dolu biriyim

”Hece” ve ”Yaklaş” şarkısı ile büyük çıkış yakalayan ve uzun süredir sessizliğini koruyan şarkıcı Bülent Ergün, hakkında merak edilenleri cevaplamak üzere bu hafta bizlerle birlikte.

Samet Tosun: Merhabalar Bülent, uzun zaman oldu bu defa arayı biraz açtık sanırım 🙂 biz tanıyoruz ama tanımayanlar için çok kısa kendinizden bahseder misin ?

Bülent Ergün: İstanbul doğumluyum, ailemin tek çocuğuyum kücük yaşlardan bu zamana kadar müzik aşığıyım kendimi müzik alanında yetiştirdim diyebilirim. Çeşitli mekanlarda sahneler aldım almaya da devam ediyorum. Bugüne kadar 3 adet single çalışması yaptım ve inşallah da devamı gelecek, kısaca söylemek gerekirse müzik dolu biriyim 🙂

Samet Tosun: Peki şöyle bir geçmişe baktığımızda ‘’Bülent’’ nasıl bir çocuktu ?

Bülent Ergün: Hareketli, prensipli, yardım sever ve eğlenceli olması lazım bir de tanıyanlara sormak lazım tabi 🙂

Samet Tosun: Müzik sektörüne neredeyse her gün yeni bir isim katılıyor. Bu konuyu ve günümüz müzik sektörünü değerlendirecek olursan neler söylemek istersin ?

Bülent Ergün: Sektör sanırım gittikçe ufalıyor, ve dinleyici müziği çabuk tüketiyor. Herkes emek veriyor ama ruha hitap edenler biraz sesini duyuruyor, bence oldu 🙂

Samet Tosun: Ülkemizde sanata ve sanatçıya gereken değer veriliyor mu?

Bülent Ergün: Kesinlikle hayır verilmiyor, herşeyden önce saygı müzik yapan insana saygı yok desem yalan olmaz. Musatafa Kemal Atatürk zamanında ”Efendiler. Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat, sanatçı olamazsınız” böyle bir söz söylemiş, ne kadar da haklıymış.

Samet Tosun: Geldik en can alıcı soruya, varmı müzikseverleri bekleyen yeni sürprizler yada projeler ?

Bülent Ergün: Evet yeni projelerimiz var. İçime sinen şarkılardan oluşan 2 ‘dan oluşan küçük bir single hazırlıyoruz. Yakında bir zamanda stüdyo’ya girerek çalışmalarına başlıyacağız. inşallah kısa bir zaman içerisinde de tüm müzikseverlerle buluşacak 🙂

Samet Tosun: Elinde bir imkan olsaydı dünyaya nasıl bir mesaj vermek isterdin ?

Bülent Ergün: Birbirinizi sevin, kırmayın bakın göreceksiniz ki herşey o zaman daha güzel olacak, biraz klişe oldu biraz ama sevgi ve barışın olduğu yerde huzur vardır 🙂

Samet Tosun: Kitaplarla aran nasıl? En son hangi kitabı okudun?

Bülent Ergün: Sanırım en sevdiğim konulardan bir tanesi diyebilirim, ”kitaplar” 🙂 her zaman yeni bilgiler öğrenmeye açım diyebilirim. şuan elimde bulunan kitap ise ”Mümin Sekman’ın herşey seninle başlar

Samet Tosun: Kahvenin günlük hayatındaki yeri hakkında neler söylemek istersin ?

Bülent Ergün: Vazgeçilmezlerim arasında olduğunu söylesem inanır mısın ? ama gerçekten öyle 🙂 hergün maksimum 2 fincan türk kahve diğer kahveleri saymıyorum bile nescafe felan 🙂 gece çalışırken uyanık kalmamda ki en büyük yardımcım 🙂

Samet Tosun: Son olarak da kültür sanat hakkında neler söylemek ister siniz ?

Bülent Ergün: Yayın hayatına başladığı ilk günden bugüne çok büyük aşama kaydettiğini söyleyebilirim. Bugüne kadar hem bana hem diğer sanatçı arkadaşlara gerçekten ciddi manada destek oldular ve olmaya da devam ediyorlar. Kendilerine çok teşekkür ediyorum. DS Kültür Sanat’ı severek takip ediyorum ve her zaman tavsiye ediyorum 🙂

Samet Tosun: Bu güzel ve bir okadar keyifli sohbet için teşekkür ederiz. İnşallah daha güzel yerlerde görüşmek dileğiyle.

Bülent Ergün: Asıl ben teşekkür ederim, gerçekten güzel bir sohbetti. En kısa zamanda yeni çıkacak single ile birlikte tekrardan buluşucaz inşallah 🙂 kendinize dikkat edin, hep hoş kalın hoşça kalın 🙂



Devamını oku

Röportaj

Yeşim Uludağ: Kimya her şeyden önce bir insan ve o da hata yapıp, günah işleyebiliyor!

Oyuncu, Yazar Yeşim Uludağ, hakkında merak edilenleri ve ”Kimya” yı konuşmak için bu hafta bizlerle birlikte.



Samet Tosun: Merhaba Yeşim hanım, öncelikle bizleri kırmadığın için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahseder misin? Yeşim Uludağ kimdir?

Yeşim Uludağ: Asıl ben ilginiz için çok teşekkür ederim. İstanbul’da yaşayan bir Ankaralıyım. 17 yaşımdan beri Ankara’da tiyatro sahnesinde başladığım oyunculuğa, daha sonra sosyoloji eğitimimi 3.sınıfta bırakıp, Konservatuvara girince, Tiyatro eğitimimle birlikte profesyonel oyunculuk hayatıma başladım. İstanbul’a geldim. Dizilerde, reklamlarda, tiyatrolarda oynadım. Sadece oyunculuk mesleğimi yapmak için uğraşırken; birçok şey yaptım ve birçok şeyi öğrenmek zorunda kaldım. Senaryo yazarlığı, proje tasarımları, oyuncu koçluğu, videolar, bestecilik, söz yazarlığı vs… Aklıma gelmeyen şeyler de var. Ne yazık ki birçok şeyden anlıyorum, kurgu- montajdan bile. Bu çok iyi bir şey değil bana göre. Çok açık konuşayım bu kısımları söylemek beni biraz utandırıyor. Kendimi övüyor gibi geliyor. O yüzden işin Yeşim Uludağ kısmı kısaca budur. Detaylar zaten kitabımda yazılı. Birçok şey yapmanın ya da bilmenin pek önemli olduğunu düşünmüyorum. Okuma yazmam da olmayabilirdi. Fakat bu dünyanın biraz kurallarına uymak için en azından bunlar şimdilik yeterlidir diye düşünüyorum. Ama Yeşim kimdir dersen; sosyal medyada çizdiğim imajım biraz rahat, goy goy olsa da; benim de bir gerçek tarafım bir de hologramım var sanırım.:) Yeşim, işin şekilleri ile uğraşanlar için yani sadece ‘dış’a bakanlar için; bir ‘Fabrika Hatası’, ’Çok güzelsin, fazla kafanı yorma bunlar için.’ ha bir de ‘Kimsin sen, neyine güveniyorsun?’ dur diyebiliriz. Bu sözler genel bir veri toplamasıdır:) Fakat işi ‘insan’ ile olanların, görünenin ötesiyle ilgilenenlerin, benimle ilgili tanımlaması çok daha farklı ve güzel olabiliyor. Aslında ‘hiç’ olmak için uğraşırken, ‘hep’ olmak zorunda kalmış, kalıplaşmaya, kategorileşmeye, şekillere karşı biridir ve aynı zamanda karşısındakine hep ‘ayna’ olarak ne görüyorsa onu yansıtan biridir diyebilirim.

Samet Tosun: Peki kitap nasıl ortaya çıktı, bir hikayesi var mı? Anlatmak ister misin?

Yeşim Uludağ: Kitabın çok hikayesi var aslında. Kitap çıkana kadar, öncelikle bazı meslektaşlarıma okuttum. Okuttuklarımdan eleştiri ve başka bir göz olmalarını istedim. Tezimi çürütmelerini istedim. Açık yakalamalarını istedim. Okuduktan sonra yarısı benimle konuşmadı, iletişimini kesti. Birçok insanı kaybettim ya da onlar kaybetti bilmiyorum. Tabi ki destekleyen meslektaşlarım da oldu ve hala da var. Evet ‘bu olursa devrim olacak’ diyorlar. Sonra kitaplaştırmam gerektiği fikri geldi. Çünkü ortada yeni bir fikri iddia ve eser vardı. Notere onaylatmaktansa, hem öğrenciler ve tiyatro camiasına da katkısı olur diye düşündüm. Derdim, fikrimi ve eserimi aslında tescilletmekti. Projemin çok pahalı bir bütçesi olduğu için destek ve fonlar için başvurularda bulunurken de, elimde bilgisayar çıktısı ile gitmek istemedim. Bir yayınevine gittim. Sanattan ya da tiyatrodan çok anladığını düşünen biri, okumadan sadece ‘dini’ diyip ve sadece bir sayfasına bakıp ‘çağdışı oyun’ dedi. Şoka girdim. Sanırım Türk tiyatrosu o yüzden böyle dedim. Bunun benimle ilgili değil, tiyatromuzla ile ilgili bir mesele olduğunu anlattım. Üstüne parasını vermeyi de kabul edince, tabiî ki birden değişimler oldu. Paranın kendini bırak sözü bile ne kadar geçerliymiş. O kişi adına utandım. Fakat, bu defa de ben oradan çıksın istemedim. Kimya’yı emanet edeceğim yer önemliydi. Daha birçok görüşmelerden de, genel olarak devreye egoların, önyargıların girdiğini görünce dedim ki; projenin ruhu zaten kalıpları, önyargıları yıkmak. Tıpkı Şems gibi. Birçok kişiyle görüştüm. Kafamı bir türlü anlamıyorlardı. İnsanlar ve Türk tiyatrosu için bir şey yaptığımı da. Daha doğrusu inanmak istemediler bir de ‘bizden bir şey olmaz’ kafası her yerlerine yerleşmiş. Umutsuzluk da öyle. Bak bu dediğim insanlar öyle ‘cahil’ dedikleri değil, okumuş, kendini ‘aydın’ diye tanımlayanlardır. Derken demek ki dedim ki işin kimyasını buradan bozmaya başlamak gerekiyor. Bilinenin aksini yapmak birçok yeteneğe umut da olacaktı. Çok moralim bozulmuştu. Bu arada hakikaten çok ağladım, çöktüm. Zaman geçiyordu. Bir de oyalayanlar vardı. Hani böyle rüyada koşmak isterseniz de koşamazsınız ya hah aynen öyleydim. Sonra karşıma birden Elpis Yayınları çıktı. Elpis yunan mitolojisinde umut tanrıçasıdır. Evet bu bir işaret olmalı dedim. Oraya mail attım. Sonra bana 27 mart dünya tiyatrolar gününde olumlu cevap geldi. En güzel tiyatro günüydü benim için. Onlar da ilk kez bir tiyatro kitabı çıkaracaktı ve heyecanlılardı. Hemen çalışmalara başladık. Kapak tasarımını yaptık. Sevgili editörümüz Gizem, duygularını yazdı. Arka kapakta bu yazı olmalı dedim. İlk kapağı sosyal medya hesabımda paylaştıktan sonra, orada bir kız figürü vardı. Tam basıma geçecekken, bir yazarın daha önceden kitabında kullandığı bilgisi geldi. Yasal olarak telifi ödenmiş bir görsel basılabilirdi. Fakat onun da hayallerle yazdığı emeğine saygısızlık olmasın diye yayıneviyle ortak kararımız yeni kapak yapalım dedik. Ayrıca ben kapağın bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. 😊 Hani ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Sürekli bir şey çıkıyordu. Sonra dedim ki biz figürü kaldıralım eski hali boş dursun, yazının kimyası bozuk olsun. Kapağa, şekle, surete bakıp önyargılı olanlarla ilgili bir iş değil bu, içerik önemliydi çünkü. Sonunda öyle ya da böyle çıktı. Projenin kitaplaşması henüz işin çok küçük bir bölümüydü ve sonra dedim ki: Yeşim hazırlan, kim bilir daha neler olacak? 😊

Samet Tosun: Yani bir kitaptan aslında çok daha fazlası olduğu zaten belli. Mesela araştırmalarımız sonucu ‘holografik tiyatro’ tanımlamasını ilk siz kullanmışsınız. Anladığımız kadarıyla bunun anahtarı sizde. Nedir holografik tiyatro? Daha önce yapılmış mıdır?

Yeşim Uludağ: Hah işte asıl meseleye geldik. Kitabı okuyabilenler detayları ile öğrenecekler zaten. Fakat imkanı olmayanlar için ve yazarlarımızın da yeni eserler yazması için biraz anlatayım. Holografik tiyatro, tiyatronun ana unsurları korunarak, çağın imkanlarından olan ‘hologram’ın tiyatroya yazılı oyun metni şartıyla uyarlanmasıdır. Tanımlamam budur. Bu benim için yeni nesil bir tiyatro anlayışıdır. Tiyatro oyununda, hologram sadece görsel veya rejisel olarak kullanıldığında ‘holografik tiyatro’ kategorisine girmeyecek. Tiyatro oyun metninin içinde; hologramın ‘olmazsa olmaz’ unsuru olarak kullanılması yani konu itibariyle muhakkak hologram ile alakalı olması gerekir. Yani hologram, eklenmek için eklenmeyecek. Oyun metni içinde en az bir karakterin veya olay örgüsündeki sahnelerin- oyunun olmazsa olmazı olarak- hologram ile zorlama olmadan anlatılması gerekiyor. Dolayısıyla derdim bir şeyleri yıkmak değil tiyatroyu vazgeçilmez hale getirmek olduğu için, önceden yazılan veya klasik tiyatro oyunlarını sahnelerken, hologramı sadece sahne tasarımı olarak ekleyerek; ’holografik tiyatro’ anlayışı benimsenmiş olmayacak. Kategorileştirmek değil niyetim ama, her hologram kullanılan tiyatro oyununa ‘holografik tiyatro’ denilmeyecektir. Holografik tiyatroda hologram sistemi, sadece görsel bir tasarım unsuru değil, kaynağında yani yazılı eserde zaten hologram öğesi barındırmalıdır. Yani yeni eserler yazılmalıdır. Detaylı halini ‘’Holografik Tiyatroda Yazar’’ ‘’Holografik Tiyatroda Yönetmen(ler)’’ ‘’Holografik Tiyatroda Oyuncu’’ başlıkları ile yazdım. Daha önce ise; dünyada da sadece hologram görsel olarak kullanılmış. Sanatçının ölümsüzlüğünü hissedebileceğimiz, konserler yapıldı. Hologram kullanan tiyatrolar da var. Fakat kimse bunun için bir şey yazıp, belli bir temellendirme yapmamış. Adına ‘hologram tiyatro’ diyenler de var. Evet bildiğimiz kadarıyla hece farkı da olsa anlamı farklı olan ve temeli olan ‘’holografik tiyatro’’ ismini ilk bendeniz kullanıyor. Zaten daha önce olsaydı özentilikle her yerde paylaşılıp gurur duyulurdu. Bizden çıkınca ortalığa sessizlik hakim oluyor. 😊 Bir senin mi aklına geldi? Sen kimsin ki? Mevzuları da var tabi ki😊 Tarihte fikirler ve sanat eserleri; hep bir ihtiyaçtan çıktıysa, acıdan, aşktan, dinlerden, inanışlardan çıktıysa bunu yaşamayanların zaten anlamasını beklemiyorum. Bir de her şeyi yeniden keşfettiğimizi pek sanmayalım. Eskiden her şey, alimler tarafından tasvir edilmiş, anlatılmış.Kutsal kitaplarda da var. Sözcükler farklı olabilir fakat anlam aynıdır. Mesnevi’de Mevlana dikkatli okunursa kuantumu bile tanımlamış. Şekilleri geçip, özü görebildiğimiz zaman; çok özenilen filozofların, bilim adamlarının, sanatçıların aslında nerelerden kaynak aldıkları çok belli. Zaten bizim olanları biz söyleyince neden kompleks oluyor anlamıyorum. Her şeyin dönemine ve çağına uygun anlatılması hatta çağını aşması gerekiyor. Bunu da zaten kalabalıklar yapmaz. Az sayıda insanlar yapar, sonra anlaşılır.

Samet Tosun: Elimizdeki Kimya kitabı, bu durumda holografik tiyatro tezinin kurallarını ve bu tezi destekleyen örnek bir eseri yani Kimya’yı barındırıyor. Bu çok önemli hatta bizce de devrim bile diyebiliriz. Sence ülkemizde sanata verilen değeri göz önünde bulundurduğunda, Kimya’ya yani holografik tiyatroya destek verilecek mi?

Yeşim Uludağ: Önce, Mevlana’nın dediği gibi; elimde olmayanlardan değil elimde olanlardan bahsedeyim. Güzelliklerden. Mesela; Tiyatro Gazetesinde, ‘Yeni Nesil Tiyatro- Holografik Tiyatro ve Maceraları’ diye bir bölüm yazmaya başladım. İlk yazım temmuz ayında ve 100. sayılarında çıkacak. Orada bir anı gibi resmen çetele tutacağım. Kimler ne destek verdi, nerelere gittim, tepkiler ne oldu? Nasıl bir mücadele içindeyim? Hepsini yazmak istedim. Daha doğrusu kayıt altına girmesi için Tiyatro Gazetesi emekçilerine rica ettim ve onlar da sevgiyle karşıladılar. Buradan hem Tiyatro Gazetesinin 100. Sayısını tebrik edip hem de teşekkürlerimi tekrar belirtmek isterim. Aslında işin magazin ya da dedikodu kısmı gazetede olacak. 😊 Takip etsinler. Destek verenler ya da vermeyenler herkesin gözü önünde olsun istedim. Bir de yorucu bir süreç olacağının zaten farkındayım, orada bu oyunu çıkarma sürecimdeki tüm gelişmeleri yazmak beni disipline edecek diye düşündüm. Yazarlarımıza çağrı yapmak için de istedim. Bahsettiğin sanata verilen değer çok geniş bir konu. Fakat sanata verilen değere gelene kadar önce sanatçılar ne yapıyor? Değer verilmemesinin nedeni nedir? Sanatçılar orijinal ne üretiyorlar diye toplumun hesap sorması lazım. Şimdi daha da daraltayım konuyu tiyatroya gelelim. Bizim yerel oyunlar yazıp toplumun anlayacağı, sevebileceği şeyler yapmamız lazım. Seyirci ve insan ayrımı yapmadan hatta şehir ayrımı yapmadan olmalı bu. Bazı sanatçı büyüklerimden özür dilerim ama, ben birçok şeyden rahatsızım. Rahatsız olduğum için bunun dışavurumu, Kimya ve ‘holografik tiyatro’ oldu. Yabancı oyunları çevirip oynamaktan başka Türk tiyatrosu adına güzel ya da çirkin, doğru veya yanlış bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yeni bir cümlem var yani. Fakat artık yeni cümlelerimiz çoğalsın istiyorum. Bunun için de ‘holografik tiyatro’ hepimiz adına, dünya platformunda ilk kez Türk tiyatrosunun bir sözü olması adına da belki de bir vesile olacaktır. Bu benim değil çünkü hepimizindir. Holografik tiyatro, Türk tiyatrosunundur. Diğer taraftan da pahalı bir teknolojidir. İşte ne kadar çok eser yazılıp, yayılması için çabalarsak, o kadar normalleşecek ve ihtiyaç haline gelecektir.Diğer taraftan destek verilmesi-yalan söylemek istemem- herkesin niyetine kalmış bir durum. Ben kendime değil, tiyatroya hayran toplamak istiyorum. Ülkemiz için gerçekten bir şey yapmaya çalışıyorum. Bu aşamaya kadar zaten tek başıma bir şekilde geldim. Bundan sonra da bazı şeylere gücüm yetmiyor. Para gibi mesela. Bu kısmı hiç düşünmemiştim. 😊 Bunun içinde gerekli yerlere başvurularda bulunuyorum. Her yeri herkesi seferber etmeye çalışıyorum. Deli diyorlar, olsun artık olan oldu. 😊 Güzel diğer destekleri gazetede yazacağım. Sürpriz olsun. Şu ana kadar ki destekler iyi gibi. Olumsuzları pek konuşmayalım bence. Kimseden de benim kadar inanmasını zaten beklemiyorum. Oyunu sahneleyebilirsem öyle daha iyi anlaşılacağım. Destek konusunda yine de söyleyeyim; Holografik tiyatroya, Kimya’ya her türlü güzel desteklerinizi bekliyorum. Çünkü bu bir tek benim değil hepimizin.

Samet Tosun: Sanat tarihinde Tiyatro akımları ve bu akımların öncüleri Türk tiyatrosunu da etkilemiştir, hala da etkiliyor. Sana da holografik tiyatro akımının öncüsü diyebilir miyiz ve sen Türk tiyatrosunda yeni bir devir başlatabilecek misiniz?

Yeşim Uludağ: Holografik tiyatro bir akım mı değil mi bunu tarihsel süreç belirleyecek. Çok büyük laflar etmek istemem. Yeni nesil tiyatro anlayışım ve fikrim dedim evet. Hatta şu an alternatif de diyebiliriz. Fakat bir önceki soruda bahsettiğin gibi desteklere bağlı. Kişisel bir fantezim değil belki de öyle kalacak bilmiyorum. İşte burada gerçekten desteğe benim değil, tiyatromuzun ihtiyacı var. Tekrar söylüyorum: Olay ben değilim, biziz. Tiyatromuz. Dediğin gibi akım olması için de zaten bunun yayılması gerekir. Benimsenmesi gerekir. Tek başıma bir yere kadar, en fazla oyunu oynayarak yapabilirim. Fakat yeni eserler yazılması gerekiyor ki , bunu daha da resmileştirelim. Önemli bir çağrı yapayım; başta ülkemiz yazarları olmak üzere tüm dünya yazarlarının ‘holografik tiyatro’ya yeni eserler kazandırmasını temenni ediyorum. Belki o zaman akım olur holografik tiyatro. Acayip şeyler yazılabilir. Mesela bir korku- gerilim oyunu, çocuk oyunları daha neler neler yazılır. Seyircinin yaşayacağı güzelliği zaten anlatamam. Ya ben çok heyecanlıyım. Kimya sadece bir örnek ve temsili olacak. Eğer güneş ilk buradan doğmazsa, yani biz, bizim olanı sahiplenmezsek, dünyayı aydınlatamayız. Bu devir başlatmak mevzusu da tartışmaya açık olabilir. Devri ben değil bizim başlatmamız için çabalıyorum. Biz yapamazsak silinip gidecek. Ben sadece oyunumu sahneleyeceğim ve bir tane müzelik örnek olarak kalacak. Türk tiyatrosunda yeni bir devir başlatabilir miyiz bilmiyorum hepimiz göreceğiz fakat kendimde yeni bir devir çoktan başladı.

Samet Tosun: İlk Holografik Tiyatro Kimya’yı kitaplaştırdığın için ve bir ilk olduğu için soruyorum. Diğer dillere muhakkak çevrilmesi gerekiyor, bunun için bir çalışmanız var mı?

Yeşim Uludağ: Evet bunu ilk günden beri düşünüyorum. Elpis emekçileri ile de öyle bir çalışmamız ilerleyen zamanda olacak. Her şeye şu sıralar yetişemiyorum. Hem oyunu sahnelemek için görüşmelerdeyim, sponsor arıyorum, başvurular yapıyorum. Sahne olarak düşündüğüm, yani ilk holografik tiyatro sahnesini kurmak için mücadele veriyorum. Çünkü başlangıç için sürekli sahne değiştirmek ağır gelebilir. Bir yerimiz olmalı. İstediğimiz zaman çıkıp oynayabileceğimiz. 😊 Ayrıca belki de yazılacak diğer holografik tiyatro eserlerine de ev sahipliği yapacak. Ya da yeni sahnelerin açılmasına belki de vesile olacak. Oyunu yönetmesini istediğim yönetmenlerle görüşüyorum. Bir taraftan işte senin de vesilenle yazarlarımıza çağrılar yapıyorum. Her gün, her şeyin hallolmuş bir şekilde artık role hazırlandığımı, provalara başladığımı hayal ediyorum. Normalde sadece bunu yapmam gerekirken, yine her şeyle ilgileniyorum. Yalnız gerçekten arada olumsuzluklar olsa da, yorulmuyorum. Bunlar da zaten para için yapılacak işler değil. Ben sadece inandım, hayal ettim bunun için çalışıyorum.

Samet Tosun: Çok zor bir işin altına girmişsin. Türk tiyatrosu ve sanat adına, ülkemiz adına çok değerli bir iş yaptığının umarım farkına varılır. Biraz da Kimya’dan bahsetmek istiyorum. İlk holografik tiyatro eseri Kimya. Kim ya Kimya?

Yeşim Uludağ: Kimya aslında Kimya Hatun, Mevlana hazretlerinin manevi kızıdır. Şems ile evleniyor ve Şems’e çok aşık oluyor. Fakat Şems, onun tenine değil ama ruhuna dokunuyor. Aslında Şems Allah aşkı ile yanıp tutuşurken, Kimya da Şems’in aşkıyla yanıp tutuşuyor. Dört buçuk yıldır üzerinde çalışıyorum. Yeterli kaynaklar yok, Kimya ile ilgili genelde romanlar var. Birçok kaynak taramalarımda gördüm ki, bazı tutarsız bilgiler de var. Hatta iftiralar da var. Resmen kafayı yedim. Çok da fazla bilgi olmadığı için, Şems’e yoğunlaştım. Dolayısıyla Mevlana ve tasavvufa yoğunlaştım. Çünkü Kimya’nın Şems’e aşkı onu Şems’e benzetecekti. Şems’i bilmeden Kimya’yı pek anlayamayız. Çok kısa şöyle söyleyeyim: Mevlana daha naifken, Şems daha asi ve sivri dilliymiş. Mevlana ‘öğretmenim’ der Şems için. Bu veliler çok önemli değerlerimizdir. Şems de öyle bir Allah aşkı var ki, tüm hayatını ‘bir lokma bir hırka’ felsefesiyle geçiriyor. Fakat yobaz değil. Son derece yenilikten yana. İnsanları din adı altında cehennemle korkutanların düzenini yıkmıştır Şems. Sahte hocalara karşı çıkmış, o yüzden de çok düşman toplamış. Bu söylediklerim zerre bile değil çok daha fazlası var. Şems’in bu yenilikçi özgün tavrı Kimya oyununa da yansımalıydı. Çağa uygun ve Şems gibi, kalıplara karşı, önyargıları yıkan bir tavır olmalıydı. Kimya Hatun da tarihi karakter sebebiyle bu Pirlerin dizlerinin dibinde ömrü geçiyor. Sonra aşk acısından hastalanıyor ve genç yaşta ne yazık ki ölüyor. Yetim bir kız. Mevlana onu çok güzel eğitiyor. Hatta ,’Kimya’ ismini de Mevlana koyuyor. Çok güzel isim değil mi? Mesnevi’de ‘kimya’ sözcüğünü çok kullanır Mevlana. Her şeyin bir kimyası vardır yani. Kimya, kimyaları bozmaya, değiştirmeye gelen belki de daha fazlası bir kadındır. Aklın kimyasıyla da oynuyor. Bu yüzden sahnede aynı kişiden en az iki tane var. Kanlı canlı hem de. Hangisinin gerçek Kimya Hatun olduğunu bulan olursa bana da söylesin. Hayali bir kurgu yaptım. Kaynak yetersizliğinden dolayı, benim yarattığım Kimya; aklımızın kimyasıyla oynayan, dinine son derece bağlı bir kadının ne kadar da yenilikçi bir tavırla, anladığımız dilden konuşan ama Şems gibi de lafını esirgemeyen çok zeki bir kadın. Biz okurken veya izlerken hangi zamanda olduğumuzu bilmezken, Kimya hangi zamanda olduğumuzu biliyor. Ben de hikayedeki zamanı bilmiyorum bu arada. Yani ben bilmem Kimya bilir Kimya’yı. 😊 Kimya her şeyden önce bir insan ve o da hata yapıp, günah işleyebiliyor. Sonra bir kadın, onun da arzuları, yaşamak istedikleri olmuş ve yaşayamamış. İç hesaplaşması, çatışması olurken aslında topluma da bazen ayna oluyor. Hurafeleri savunurken bile, kendini çürüttüğü anlar oluyor. Her türlü sorgulamaları , dedikoduları yüzeye çıkarıp, bunu konuşmaktan da çekinmeyecek kadar cesur bir kadın Kimya. Ezber bozuyor. Bazen bir kurban, bazen cellat oluyor. Bir başkaldırısı ve aşkı var. E tabi aşk var aşk var bir de. İçindeki putu aşk sanıp, diğer ‘aşk’ı mı unutuyor yoksa ‘aşk’ı keşfedip putlarını yıkabilecek mi? Yoksa hepimizi kandırıyor mu? Kısacası hangi zamanda olursa olsun; Kimya, bir umut projesidir. Kimya, umuttur. Kimya, bu dünyadan sıkılanlar için ayrı bir dünyadır ya da dünyanın ta kendisidir.

Samet Tosun: Neden Kimya Hatun? Kitapta anlatmışsın fakat yine de kısaca ilk çıkış noktasını ve seni neden etkilediğini kısaca anlatır mısın?

Yeşim Uludağ: Her şeyin sebebi küçük bir kız çocuğu ve imkansız aşk yaşayan bize ait bir kadın hikayesi aradığımdandır. Öncelikle şunu söyleyeyim. Tiyatroya başladığımdan beri çok fazla turne yaptım. Ülkemizin Doğu, Batı, Kuzey, Güney ayrımı yapmadan, köy, kasabalarına kadar hemen hemen her yerinde sahneye çıktım. Bu arada gayet işte entel dantel takılıyorum, yaptığımız işi çok kutsal sanıyorum işte sanatçıyız yani öyle düşün😊 (Şu an o hallerim aklıma gelince çok gülüyorum.) İnsan içindir diyorum fakat insanlardan ve insanlarımızdan haberim falan yok o kadar tutarlıyım. Ama nedir? Sahne kutsal. 😊 Kutsal her şey kutsal da biz kim için ne için yapıyoruz bu işi? Hani işimiz insanla ama insanlardan haberim yok. Tiyatro’nun da bazı kuralları olduğuna inanıyorum o zamanlar. Bilinçli seyirci de gördüm, ilginç seyirciler de gördüm. Sanattan tiyatrodan anlıyor gibi yapan seyirci de gördüm, anlamasa da o an zevk alıp bir daha geleni de gördüm. Neler neler gördüm. Daha fazlasını kitabımda ‘’Yeşimce- Yeni ve Yeni Cümle’’ bölümünde okuyup şaşırabilirler. Bunları söylemekteki sebebim seyircileri değil; kendimi suçlamamdır. Kesilen ahkamların aklıma gelmesidir. Yoksa şu kolay ‘toplum bizi anlamadı.’ Ya da ‘seyirci anlamadı.’ Topu seyirciye atmak kolay, hatta suçlamak da kolaydır. Hatta gamsız bir iştir. ‘’Ben sanatımı yapayım da- ki yapılan sanat mı o da tartışılır- beni ilgilendirmez. ‘’ Mantığı ile sanırım bu yüzden her şey hala aynı. Peki biz nerede bu işi yapıyoruz? Türkiye’de. Sanatın evrenselliği kimliksizlik demek değildir. Bir özgün tavrı ve tarzı vardır. Evrensellik adı altında biz, bize ait olmaktan çıkıp, hiçbirimizin anlamadığı ama anlıyor gibi yaptığı işler yaptığımızı anladım. Düşünün ben bile anladım. 😊 Anadolu turnelerimden birinde; ‘kutsallığı’ ve ‘sözde kuralları’ yıkan küçük bir kız çocuğu gördüm. Sahneye gelip bana dokundu. Oyun esnasında düşün. Şaşkındı. Bir de beni düşün, içimden diyorum ki ‘bu nasıl organizasyon?’ Nasıl güzel ‘sanatçı’ kafalarındayım değil mi bak? 😊 Bu arada oyunda tek kadın oyuncuyum. Hepsi erkek hani baya ana kraliçe modundayım. Oyun bitti çıkışa o kız çocuğu geldi. Hayatımın olaylarından biridir. Şu an seninle sohbetimin bile belki de sebebidir. Önce sarıldı. Şaşkındı. Hayatında ilk kez tiyatroya gelmişti fakat yetişkin oyunuydu. Bir taraftan da babası benle görmesin diye saklanıyordu. Oynadığım rol de biraz gıcık bir roldü öyle söyleyeyim. Yani oyun ortasında ‘Allah belanı versin.’ Diye bağırıyorlardı. 😊 Çok büyük mutluluktu bunlar benim için. İnsanlarımız nasıl inanıyorlardı öyle bir insan olduğuma. Şimdi bir çocuğun sevmesi bu rolü çok ilginç geldi bana. Asıl ilginç gelen ne biliyor musun? Sahnede gelip bana dokunması ben gerçekten kadın mıyım diyeymiş. Çünkü o kız çocuğuna öğretilen şey, kadınların şeytan olduğuydu. Kadın hiçbir şey yapamazdı. Her şey kadına günahtı. Babası evden çıkarmıyordu, bir tek o oyun için(konusu itibariyle) çıkarmış. O da sahnede bir kadın görüyor hem de dolu erkekle. Bana: ‘Sen tek kız mısın?’ diye sorduğunda, evet dedim sonra şaşırıp; ‘bu kadar erkekle mi’ diye sorduğunda da ben de buna şaşırmıştım. 😊 Ona sadece şunu diyebildim. ‘Kızlar her şeyi yapar, bunu sakın unutma. ‘’ sadece bu cevabı verebildim. Yarım kaldı cevabım. Diyemedim ki ‘kızlar sahneye çıkabiliyor.’ Bak bak şimdi ne kadar da sanatta ve sanatçı bir insanmışım ki, daha işimizi sergilediğimiz insanlar ‘Kadınların sahneye çıktığını’ bilmiyor. Biz ne yapamamış ya da ne yapmışız da durum böyle dedim. Haksızlık bu dedim. Sadece belli kişilerle, belli yerlerde bu işi yaparak ‘ben sanatçıyım’ demekle bir de üstüne dolu ahkam keserek hatta sanatın kaderini belirlediğini sanarak olmadığını anladım. Düşünün ben bile anladım. 😊 Herkesin hakkıdır tiyatro izlemek. Sonra anladım ki insanlarımız her tarz oyuna gitmiyor. Kadınlar için özellikle evden çıkarılmayan kadınlar, kız çocukları için olsun istedim. Evden çıkarılmalarına izin verilen bir konu olmalıydı bu. İşte orada biraz sosyoloji bilgilerimi devreye sokup analizler yaptım. Toplumumuzun değerleriyle ilgili ama değerleriyle oynamadan, onların dikkatini çekecek ‘bize ait’, propaganda kokmayan, evrensel değerleri de taşıyan bir kadın oyunu oynamak istedim. Kimya’yı buldum. Yazar aradım. Ben sadece oynamak istemiştim. 😊 Sonra yazdım. Son iki buçuk yıl da, hologram ile mi olması gerekir yoksa hologramsız mı olması konusunda içimde çok savaş verdim. Sonunda tasavvuftaki ‘ayna’ metaforundan dolayı ve daha bir çok anlamından dolayı, kesinlikle böyle bir oyun olmalı dedim seyircimizin hem görsel olarak tiyatroyu sevmesini sağlayacak hem de içerik olarak zaten hologramın çok büyük bir anlamı olacaktı. Derken yeni bir tiyatro fikri de çıktı. Araştırdım yok. Nelere vesile oldu o kız çocuğu. O çocuğa cevap verebilmek için, var olan düzende de bulunmadım. Yeni bir cümlem olduğunda konuşacaktım. O saate kadar yapılan her iş bana göre boştu. İşte oyalanmacaydı. Bunu kendime dert edinmem de ilginçti. Ben de anlamadım sadece inandım. İnsanlar için sorumluluk hissettim. İşimi kim için ve kime yapacaktım? Sonra bazı meslektaşlarıma da söyledim. Yeni ne yapıyoruz biz? Bu insanlar için ne yapıyoruz? Dedikçe daha da sevildim. (!) 😊 Sanatın artık lüks olduğuna inanmıyordum. Biz kimiz ki insanlara aramıza ‘lüks’ adı altında engel koyalım? Özentilikten de sıkılmıştım. O kız çocuğu, kadınların her şeyi yapabildiğini görsün diye başladım. Holografik tiyatro fikrini yaratma sürecimde de, sebeplerimdendir. Kitabı alıp okuyamayabilir ama belki burayı okursa ona cevabımın yarım kalan kısmını söylemek istiyorum: Kızlar her şeyi yapar bunu sakın unutma. Kızlar sahneye de çıkar. Hatta sahneye çıkan aynı kızdan bir tane de olur, yüz tane de olur. Düşün sahnedeki kız, bu kadar çok olurken, kim bilir senden kaç tane daha sen çıkar?

Samet Tosun: Kitapta yine bir ilk midir bilmiyorum fakat “Kimya’nın Kimyası” diye oyun bittikten sonra oyunun yedi katmanlı bir hikaye bölümü ve oyundan çıkardığın bölümler de var. Gerçek hikaye aslında hangisi? Çok etkileyici. Oyunu izleyecek seyircilerin gerçekten bilemeyeceği sırlar bunlar. Sana oradan okuyucu olarak bir soru soracağım daha doğrusu yazdığın gibi sana bir seçimimi söylemek istiyorum. Robotik dış ses kim? Bence hepsi sizsiniz. Yeni iddiası olan varsa kitabı okusun kapışalım. 😊

Yeşim Uludağ: Kimya’nın bir sözü var öyle söyleyeyim: ‘Bu da bir olasılık.’ Oyunun bilim-kurgu tarafı olduğu için, dramaturji çalışması tamamıyla okuyucunun seçimlerine bağlı. Kesin bir doğru yok. Yedi katmanlı dramaturji çalışmasını bilmiyorum ilk midir fakat oyunu sahneleyebilirsem, seyircinin bilemeyeceği sırlar için ve okuyanlar için de hem eğlenceli olsun hem de akıllarının kimyasıyla oynamak için yazdığım bir çalışma. Tercih onlara kalmış. Bir de oyun hala devam ediyor olabilir. 😊 Her çağdaki anlamı değişebilir. 300 yıl sonra farklı yorumlanabilir. Yaşayan, hareketli, durmayan bir kafa var içinde.

Samet Tosun: Okurken daha “ilk sıralardan izliyormuş hissi’’ne gerçekten kapılıyor insan. Kimya’yı izlersek çıldıracağımıza inanıyorum. Bizi ne zaman çıldırtacaksın?

Yeşim Uludağ: Ben şimdiden çıldırmak üzereyim. Her anlamda. Net bir şey söyleyemiyorum. Her şeyin paraya bağlı olduğunu da söylemek istemiyorum. Fakat önümüzdeki sezona yetişmesi için mücadele veriyorum. Kısacası ne zaman çıldırmamız gerekiyorsa o zaman çıldıracağız.

Samet Tosun: Senin derdin ne? Diyorlardır muhakkak. Ben de sorayım, senin derdin ne?

Yeşim Uludağ: Evet bu tarz şeyler söylüyorlar çevremdekiler. Cevap verince de inanmıyorlar. İnsanların yürekten bir şey yaptıklarını, hesapsız kitapsız gidenleri görmeye tahammülleri yok. Dertsiz sanıyorlar. Derdim ve olumsuzluklar çok. Fakat sürekli onlara yoğunlaşarak bir şey olmadığını gördüm. Diğer taraf daha zevkli. Güzel dertlerim var. Derdim, söyledim bir daha söyleyeyim: (bu konuyla alakalı olarak); derdim kendime değil, tiyatroya hayran toplamaktır.

Samet Tosun: Son olarak da; Kimya’ya yatırımcı olacaklar aslında Türkiye’ye yatırım yapacaklar. Şu an yorucu bir süreçtesin, biz de senin çağrını duyurmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. İnşallah Kimya’nın oyun tarihlerini de duyurduğumuz ve seninle bir de öyle sohbet ettiğimiz günler de gelecektir. Teşekkür ederiz.

Yeşim Uludağ: Yaratıcı sorular için ben de teşekkür ederim, daha güzel yarınlarda görüşmek üzere:)

Röportaj: Samet Tosun
[email protected]



Devamını oku

Röportaj

Ömer Faruk Özcan: Konuşmaya başladığım andan itibaren müziğe karşı çok ilgili olduğumu ifade edebilirim.

Türk sanat ve Türk tasavvuf müziği sanatçısı Ömer Faruk Özcan, hakkında merak edilenleri cevaplamak üzere bu hafta bizlerle birlikte.



Samet Tosun: Merhabalar Ömer Faruk Bey, öncelikle bizleri kırmadığınız için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ömer Faruk Özcan kimdir?

Ömer Faruk Özcan: 1977 İzmir doğumluyum. İlginç bir eğitim hayatım oldu. Beş buçuk yaşında başladığım ilköğretim hayatımın ardından Sağlık meslek lisesinde eğitim gördüm. Ardından ikisi de Ege Üniversitesi’nde olmak üzere önce İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık, sonrasında da birincilikle kazandığım ve yine birincilikle mezun olduğum, Devlet Türk Müziği Konservatuarı Ses Eğitimi bölümü. Bu arada 1995 yılında Urla Devlet Hastanesi’nde başladığım, Adnan Menderes Havalimanı Sağlık Denetle Merkezi’nde devam eden 24 yıllık bir çalışma hayatı. Eğitim ve çalışma hayatını ve sonrasında müzikal yaşantımı bugüne değin birlikte yürüte geldim.

Samet Tosun: Müzik hayatına nasıl girdi ve senin için nasıl bir öneme sahip?

Ömer Faruk Özcan: Konuşmaya başladığım andan itibaren müziğe karşı çok ilgili olduğumu ifade edebilirim. İlkokuldan itibaren -hele ki 80’lerde- “küçük” sanatçıların furya olduğu dönemlerde, hem okul ve sınıf ortamında hem de aile çevresinde sesim nedeniyle her daim şarkı-türkü söylemekle görevlendirilmişimdir. Nazarî manada bilinçli bir müzik eğitimine ise ancak 25 yaşında, ikinci üniversite olarak girdiğim Konservatuvarda erişebildim. Mezun olduktan sonra bugüne değin profesyonel olarak hep sahne ve konserlerde yer aldım. Kısaca müzik hayatımda hep varoldu.

Samet Tosun: zeytin gözlüm sana meylim nedendir, sana ne ifade ediyor?

Ömer Faruk Özcan: Anne ve Babamın ifadesiyle TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda, müzik programlarından dinleyerek öğrendiğim ve henüz 3 yaşındayken yarım yamalak okumaya çalıştığım ilk Türk Sanat Müziği eserdir “Zeytin gözlüm sana meylim nedendir”… Yıllar sonra bu eserin bestekârı Erol SAYAN Hocamla tanışmak ve Manisa’da bir konserde birlikte yer almak ise benim için ayrı bir gurur ve mutluluk vesilesi olmuştur.

Samet Tosun: Müzikten arta kalan zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun ?

Ömer Faruk Özcan: Müzik, programlar ve sahne dışında memuriyet hayatım devam etmekte.24 saat nöbet esasına göre çalıştığım için müzikle iş hayatını birlikte yürütmek bugüne kadar zor olmadı çok şükür. Bu arada hayatımın merkezinde yer alan aileme; eşime, 11 yaşındaki kızım ve 6 yaşındaki oğluma zaman ayırıyorum.

Samet Tosun: Bugüne kadar katılmış olduğun yarışma programlarından bahsedelim, sana nasıl bir katkısı oldu?

Ömer Faruk Özcan: Bugüne kadar epey bir müzikal yarışma deneyimim oldu. 2003’te henüz Konservatuvar 2. Sınıfta iken katıldığım Buca Belediyesi Tsm Ses yarışması İzmir ikinciliği, 2009’da Türk Eğitim Vakfı Sed yarışması Türkiye dördüncülüğü ve 2010 yılında TRT Ankara Radyosu Tsm ses yarışması Türkiye birinciliği. Bu arada popüler alanda “O Ses Türkiye” yarışmasında da üç tur devam etmişliğim var. Yine Trt Müzik kanalında yayınlanan “ Sıra Sende Türkiye “ yarışmasını da dördüncülükle tamamladım. Tüm bu yarışmalar bana sahne performansı anlamında büyük tecrübeler kazandırdı. Aynı zamanda internet ortamında yarışma performanslarımın video kayıtları da şahsım adına önemli bir kazanım oldu.

Samet Tosun: Avrupa müzik ile nasıl tanıştın ? anlatırmısın?

Ömer Faruk Özcan: Gerek aile ortamım, gerekse kendi yaşantım itibariyle mütedeyyin bir kişiliğe sahibim. Bu nedenle tasavvuf içerikli bir albüm çalışması yapmak, hep hayalimdi. Bu anlayış ile İbrahim Hakkı Hz.’nin “Hakk şerleri hayreyler” şiirine yaptığım besteyi, can dostum ünlü aranjör Alper ATAKAN ile Marşandiz stüdyolarında demo olarak hazırladık. Bu demoyu Alper’in eşi Süperfm müzik direktörü canım kardeşim Duygu ATAKAN da Avrupa Müzik sahibi Deniz ERDEM’e dinletmiş. Deniz Bey’in çalışmamıza teveccüh göstermesiyle Avrupa Müzik’ten yayınladığımız “Sufi Aşk” isimli albümümüzün çıkış hikayesi böylece başlamış oldu.

Samet Tosun: Birazdan albümünden bahsedelim, üzerinden uzunca bir zaman geçmesine rağmen sıkılmadan dinlediğim nadir albümlerden bir tanesi diyebilirim. Peki bu albümün muhakkak bir hikayesi vardır. Biraz bahseder misin?

Ömer Faruk Özcan: “Sufi Aşk” albümüm, biri bana ait olmak üzere 3 yeni beste, 3 tanesi TRT repertuvarında yer alan sanat müziği eser, biri halk müziği türkü ve 4 tane de anonim ilahiden oluşan 10 eserlik nir Tasavvuf albümü… Albümün en göze çarpan özelliği, şarkı formunda bestelenmiş sanat müziği eserler olmasına rağmen, güfteleri itibarıyla sufi hislerle ve ilahi aşk ile yapılmış eserlerin de içinde olduğu bir albüm olması. Bunların en dikkat çekici olanı Sadettin KAYNAK’ın bir sabah namazı vaktinde rüyasında kendisini Ravzayı Mutahharede görüp, bunun üzerine Peygamber efendimiz için bestelediği “Muhabbet bağı” eseri. Herkesin dilinde olan fakat bu yönünü hemen hemen kimsenin bilmediği bu şarkıyı ruhuna uygun olarak bir tasavvuf albümünde okumak ilk kez bize nasip oldu. Albümümüzün bu hikayesi de ulusal medyada oldukça ses getirdi.

Samet Tosun: İlk klip ilk heyecan, ‘’Hak şerleri hayr eyler’’ in çekimlerinden bahsedelim, bizlere anlatırmısın?

Ömer Faruk Özcan: İlk klibimizi benim bestem olan “Hakk şerleri hayr eyler” eserine çektik. Kilbimizi stüdyo ortamında Kemal KEKEVA’nın yönetmenliğinde gerçekleştirdik. Oldukça heyecan verici ve keyifli bir çalışma oldu ve epey beğenildi.

Samet Tosun: Yeni projelerden konuşalım birazda, varmı müzikseverleri bekleyen yeni sürprizler ?

Ömer Faruk Özcan: En fazla maxi single çalışmasından öteye geçilmeyen müzik piyasasında büyük emeklerle hazırldığımız 10 eserlik albümümüzün bir süre daha takdir görmesi öncelikli hedefim. Ramazan ayı boyunca yaptığımız bir çok farklı şehirdeki konserlerimizde eserlerimizi halkımızla paylaşma imkanı bulduk. Fakat önümüzdeki süreçte herkese hitap edecek bir eseri single olarak çıkarmak istiyorum. Çünkü programlarımda Türk Müziğinin her tarzından eserler seslendiriyorum. Bunun yanında “Bir İz Bırakanlar” isimli şiir ve müziği bir arada sunan, gençlerimizde milli ve manevi bir şuur oluşturmayı amaçlayan kültürel etkinlik projemizi de Türkiye’nin birçok yerinde sunacağız. Bu proje beni çok heyecanlandırıyor. Kültür hayatımıza çok önemli katkıları olcağını düşünüyorum.

Samet Tosun: Kimleri dinliyorsun, eğer teklif gelirse bir proje albümde yer almak ister misin?

Ömer Faruk Özcan: Nitelikli olarak hazırlanan her tür yeni çalışmayı dinlemekle beraber, açıkçası hala eski sanat müziği ve halk müziği kayutlarını dinlemekten çok daha fazla keyif aldığımı söylemeliyim. Müzik kültürümüze katkısı olacak her projede yer almakran da onur duyarım.

Samet Tosun: Elinde bir imkan olsaydı dünyaya nasıl bir mesaj vermek isterdin ?

Ömer Faruk Özcan: İmkanım olsa verebileceğim mesaj ancak Yavuz Sultan Selim’in veciz sözünü tüm insanlara aktarmak olurdu; “Demine demlenip olma mağrur, gamına gamlanıp olma mahzun. Ne dem bâki, ne gam bâki. Edep ya Hu!!!”…

Samet Tosun: Kitaplarla aran nasıl? En son hangi kitabı okudun?

Ömer Faruk Özcan: Kitap okumayı hobi değil hayatın gerekliliği görenlerdenim. Son okuduğum kitap Mustafa ARMAĞAN’ın yazdığı “İnsan yüzlü şehirler”

Samet Tosun: Kahvenin günlük hayatındaki yeri hakkında neler söylemek istersin ?

Ömer Faruk Özcan: Çok zengin bir kahve kültürüm yok mâlesef. Fakat son zamanlarda sade içmeye alıştığım türk kahvesini, eşimle birlikte evde olduğumuzda, günde bir fincan da olsa tüketme alışkanlığı edindik.

Samet Tosun: Son olarak da DS kültür sanat hakkında neler söylemek ister siniz ?

Ömer Faruk Özcan: DSKültür Sanat; hem müzik gündemini rakip ettiğimiz, hem de edebiyat ve sinema dallarında günceli yakaladığımız, kültür ve sanat haberciliğinde büyük katkılar sunan bir digital medya organı oldunuz. Emeklerinize sağlık diyorum.

Samet Tosun: Bu güzel ve bir okadar keyifli sohbet için teşekkür ederiz. İnşallah daha güzel yerlerde görüşmek dileğiyle.

Ömer Faruk Özcan: Kendimi ve müzik çalışmalarımı anlatma fırsatı sunduğunuz için ben size çok teşekkür ederim. Yepyeni çalışmalar ve kültürel projelerde buluşmak dileğiyle tüm okurlara ve müzik severlere selâm ve muhabbetlerimi arz ederim…



Devamını oku

Röportaj

Cumhur Çiğci: Ben aşkı bu yüzden güvercinlere benzetiyorum.

Söz yazarı, besteci ve yazar Cumhur Çiğci, hakkında merak edilenleri cevaplamak üzere bu hafta bizlerle birlikte.



Samet Tosun: Merhabalar Cumhur bey, öncelikle bizleri kırmadığınız için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahseder misin? Cumhur Çiğci kimdir?

Cumhur Çiğci: Ben teşekkür ederim. 1982 bursa doğumluyum, yazar şair şarkı sözü yazarı ve kuaförüm. ilk kitabım kimsesiz kimseye sevdalı kimse şiir kitabım. Ardından vişne çürüğü roman kitabım raflarda yerini aldı. Bu iki kitabı hazırlarken için içinde şarkılar cıktı bir kaç söz ve bestesi ardından bir diğer müzisyen ve değerli besteci arkadaşlarımla da ortak şarkılarımızı dinleyicilerimize sunduk.

Samet Tosun: Peki yazmaya nasıl başladın ? Yeni kitabını ilk olarak eline aldığında neler hissettin ?

Cumhur Çiğci: Yazmaya 15 yaşında başladım. O zaman ilk aşka ilk sevgiliye yazılan mektuplar vardı. Yazdığım mektupların karşılığı gelmeyince. kendime mektup yazardım. Sonra kendime mektup yazmaktan da vazgeçtim. Her şey şiire dönüştü. ilk kitabımı elime aldığımda çok duygulandım. insanın hayalini kurduğu ilk basamağı atmak çok özel ve güzeldi.

Samet Tosun: Edebiyat sence bir terapi midir ?

Cumhur Çiğci: Felsefe insanın iç dünyasıyla alakalı. Her insanın kimyası, bakış açısı farklıdır. mesela benim iç dünyamda müzik terapidir. Müzik beni tedavi ediyor bende müziği tedavi ediyorum.

Samet Tosun: Seni en çok ne mutlu eder ?

Cumhur Çiğci: Gün içersin de bir çok cumhur’um, şiir yazan, roman yazan, şarkı yazan, kuaförlük yapan cumhur’um. Hepsi birbirinden farklı, hepsini ayrı ayrı seviyorum . Hepsini topladığın ise mutsuzluğun la mutlu olmaya öğrenen biri çıkıyor. Cumhurlar benle mutlu. Bende cumhurla mutluyum.

Samet Tosun: Yazma süreci nasıl gerçekleşiyor ? yazarken olmazsa olmazım dediğin şeyler var mı?

Cumhur Çiğci: Ben bugün kitap yazayım. Yada şarkı yazayım diye bir şey yok, insanın içinde bazen birikimler oluyor ve bu birikimler ilhamla duyguyla zekayla birleşince muhakkak ortaya bir şey çıkıyor. Yazmak hapşırmak gibidir geldi mi tutamıyorsun.

Samet Tosun: Aşk’ta gurura yer var mı? Neden?

Cumhur Çiğci: Aşkta gurur yok . Aşk özgür olmalı. Mesela bir güvercin kafeste güzel gözükmez. Günlerce o kafeste sefa sürmez. güvercin kafesten çıktığında gökyüzünün mavisinde dolaştığında o kadar güzelleşir ki kendine hayran bırakır. Günlerce kafeste tuttuğun için güvercin sana kızıp başka çatılara konsada. Dönüp dolaşacağı yer yine senin çatındır, o kafese gireceğine bile bile sana gelir. Ben aşkı bu yüzden güvercinlere benzetiyorum. Aşka sahip olunmaz çünkü aşk eşya değildir. Aşk özgürlüktür.

Samet Tosun: Hayatında burası benim için viraj dediğin bir yer var mı ?

Cumhur Çiğci: Vişne çürüğü kitabım diyebilirim. Açık konuşmak gerekirse yazarlık deliliktir. Çünkü yaşanmışlıklar yaşanmamışlıklar ve yaşamak isteyip te yaşayamamayı yazmak deliliktir. Kabul ediyorum deliyim. önümde elbette zorlu virajlar var. Ama Allah bana bu lütfu sunduysa açılan her kapı benim için bir dönüş noktası.

Samet Tosun: Hayatının bir dönüm noktasında sana eşlik eden şarkılar hangileriydi?

Cumhur Çiğci: Yıldız Tilbe ve Sezen Aksu’nun bütün şarkıları. Ama tek şarkı diyecekseniz yıldız yok benim ”buz kırağı” şarkısı, ve o şarkının notası kolumda dövme olarak bulunmaktadır.

Samet Tosun: Elinde bir imkan olsaydı dünyaya nasıl bir mesaj vermek isterdin ?

Cumhur Çiğci: Hepimiz bu dünyada uyuyoruz ölünce uyanacağız. Uyandığımızda ne güzel bir rüyaydı diyebilecek kadar iyi kalpli olalım.

Samet Tosun: Kitaplarla aran nasıl? En son hangi kitabı okudun?

Cumhur Çiğci: Kitaplarla aram iyidir, en son Cezmi Ersöz’ün ”şizofren aşkın günlükleri” kitabını okudum.

Samet Tosun: Kahvenin günlük hayatındaki yeri hakkında neler söylemek istersin ?

Cumhur Çiğci: Kahve günlük hayatımın vazgeçilmezleri arasında, kahvenin yanına müzik ve dostlar eklenince tadı bir başka güzel oluyor.

Samet Tosun: Son olarak da DS kültür sanat hakkında neler söylemek ister siniz ?

Cumhur Çiğci: DS Kültür Sanat ekibine bu yola çıktığım ilk günden bugüne bana destek oldukları için öncelikle sonsuz teşekkürlerimi sunmak istiyorum, hep var olun. İnternet’te böyle bir eksik vardı zaten, ve bu eksiği DS Kültür Sanat’ın tamamladığına inanıyorum.

Samet Tosun: Bu güzel ve bir o kadar keyifli sohbet için teşekkür ederiz. İnşallah daha güzel yerlerde görüşmek dileğiyle.

Cumhur Çiğci: Ne demek asıl ben teşekkür ederim 🙂

Röportaj: Samet Tosun – DS Kültür Sanat
Mail: [email protected]



Devamını oku

Röportaj

Erhan Gürel: Bir düet yapacak olsam, bu kesinlikle Merve Özbey olurdu

O Ses Türkiye ile hayatımıza giren, genç ve başarılı bir isim Erhan Gürel, hakkında merak edilenleri cevaplamak üzere bu hafta bizlerle birlikte.



Samet Tosun: Merhabalar Erhan Bey, öncelikle bizleri kırmadığınız için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahseder misin? Erhan Gürel kimdir?

Erhan Gürel: Manisa’nın Turgutlu ilçesinde 9 temmuz 1993 yılında dünyaya geldim. İlk öğretimimi devlet okulunda ardından orta öğretimimi kolej de okuyup lise’yi meslek lisesi torna tesviye bölümünde okudum. 4 kardeşiz. Kardeşler arasında En küçükleri benim. Şu anda müzik dışında başka bir şeyle ilgilenmiyorum.

Samet Tosun: O Ses Türkiye” yarışmasına katılmanın kariyerine ne gibi etkisi oldu?

Erhan Gürel: O Ses Türkiye yarışması bana sahne konusunda özgüven getirdi diyebilirim. Müzik hayatıma bir renk kattı ve benim için çok güzel bir tecrübe oldu. Sahnelerim arttı. Yeni insanlar tanıdım hepsi birbirinden iyi. Yeni yerlerde sahne aldım. Bir sürü programlara davet edildim. Siz değerli insanlarla tanıştım en önemlisi. Bu ve buna benzer bir sürü güzel şeyler.

Samet Tosun: Eğer bir düet yapma şansın olsa, kiminle gerçekleştirmek istersin?

Erhan Gürel: Bir düet yapacak olsam, bu kesinlikle Merve Özbey olurdu. Bunun nedeni ise kişiliğine ve sanatına duyduğum hayranlıktır.

Samet Tosun: Müzik sektöründe ön plana çıkmak için ses dışında görüntünün de önemli olduğunu düşünüyor musun?

Erhan Gürel: Tabiki de önemli. Sahne de yapılacak olan dansa yakışmak gerektiğini düşünüyorum.

Samet Tosun: Müziğin hayatındaki yeri ve önemi nedir?

Erhan Gürel: O olmazsa yaşayamam diyemem 😂 Ama yeri bende ayrı. Çünkü benim gibi bir sürü müzisyen arkadaşlarımın ne yazık ki torpili olmazsa bir yerlere gelemedikleri ortada o yüzden tadında seviyorum müziği.

Samet Tosun: Herhangi bir ünlüyle aklına gelen ilk hikâyeniz?

Erhan Gürel: Şarkıcı Kutsi ile bir prodüksiyon şirketinin mutfağında kuru fasulye pilav yemiştik 😂

Samet Tosun: Peki yeni projelerin var mı ? varsa biraz anlatır mısın ?

Erhan Gürel: Tabiki de yeni projelerim var. Yazmış olmuduğum şahsıma ait şarkılarım var, inşallah kısa bir zaman içerisinde güzel projelerle müzikseverlerle olacağım.

Samet Tosun: Peki gündelik hayatında nasıl birisin ? Neler Yapıyorsun ?

Erhan Gürel: Şunu bunu yapıyorum diyemem. Normal insanlar gibi bende hayatımı sürdürüyorum. Cevaplarım kısa ve net gelebilir normal monoton yaşamıma devam ediyorum 🙂

Samet Tosun: Elinde bir imkan olsaydı dünyaya nasıl bir mesaj vermek isterdin ?

Erhan Gürel: Kardeşliği, birliği ve beraberliğe değinen bir mesaj verirdim.

Samet Tosun: Kitaplarla aran nasıl? En son hangi kitabı okudun?

Erhan Gürel: Kitaplarla aram pek iyi sayılmazdı bir kaç ay öncesine kadar ama şu ara iyiyim. Zevkle okuduğum bir kitap var ”şeytanın eli” isimli, gerilim sevenlere tavsiye edebilirim.

Samet Tosun: Kahvenin günlük hayatındaki yeri hakkında neler söylemek istersin ?

Erhan Gürel: Kahvenin günlük hayatımdaki yeri oldukça önemli onsuz kendime gelemiyorum gergin ve mutsuz oluyorum kahve olmadan bu beden bi hiç diyebilirim 🙂

Samet Tosun: Son olarak da kültür sanat hakkında neler söylemek ister siniz ?

Erhan Gürel: Kültürün ve sanatın konusulduğu yerde edep, adap, ahlak ve saygı vardır. Sitenizde bu saydıklarıma örnek bir kuruluştur. Bana bu keyifli röportaj da yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Samet Tosun: Bu güzel ve bir okadar keyifli sohbet için teşekkür ederiz. İnşallah daha güzel yerlerde görüşmek dileğiyle.

Erhan Gürel: Ben teşekkür ederim 



Devamını oku

Röportaj

Rope: Dünyanın Hiç Bir Coğrafyasında Savaşın Olmasını istemiyorum

Rap müziğin genç ve başarılı ismi Onur Doğan, bilinen ismi ile Rope hakkında merak edilenleri cevaplamak üzere bu hafta bizlerle birlikte. 



Samet Tosun: Merhabalar Onur bey, öncelikle bizleri kırmadığınız için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahseder misin? Onur Doğan kimdir?

Onur Doğan: Merhaba davetiniz için teşekkür ederim. Rope ve Onur aslında birbirinden çok farklı karakterler. Rope; hırslı, kaybetmeyi sevmeyen, hayallerinin peşini bırakmayan biriyken Onur; kendi minik dünyasından dışarı çıkmayı sevmeyen, hırslarından arınmış, huzurlu bi hayat dışında bi isteği olmayan biri. Yani mikrofon başındayken veya stüdyo ortamlarındayken çok başka bi insana dönebiliyorum. Klasik bilgilere gelirsek memleketim Isparta, Ankara’da yaşıyorum, 24 yaşında bi üniversite öğrencisiyim.

Samet Tosun: Peki aldığın ilk kayıt nasıl bir şeydi? Halen Duruyor mu?

Onur Doğan: İlk kaydın yeri hep çok başkaydı o hevesimi, heyecanımı bile hala unutamamışken şarkıyı unutmam pek mümkün değil:) Epeydir eski şarkılarıma bakmasam da klasörümde duruyor olması lazım. Protest tarzda bi şarkıydı.

Samet Tosun: Peki Onur Doğan’ın Rope’ yi yaratması nasıl gerçekleşti? Ve neden Rope?

Onur Doğan: Yaşıtlarımdan daha sinirli ve tepkili bi çocuktum bazı şeylerin farkında olmanın verdiği bi olgunlukta vardı tabi. Bir de şansıma o dönemlerde mahallemde oturan abilerim müzikle uğraşıyordu onlardan görüp kendi içimde sözler yazmaya başladım ve ilk kayıtlarımı da onlarla birlikte almıştım ama bunun öncesinde freestyle, grafitti, beatbox gibi şeylere de ilgim vardı yani kültüre çok yabancı değildim. Rope’den önce farklı mahlaslarım da oldu ama ilk başlangıç süreci böyleydi.

Samet Tosun: Geçtiğimiz günlerde 5 mayısı yayınladın, bu çalışma ile ilgili nasıl geri dönüşler aldın ?

Onur Doğan: Mayıs serisi benim için çok özel o yüzden seride ki her şarkıya ayrı bi özen gösteriyorum. Bunun sonucunda da tepkiler hep olumlu yönde oluyor ama Mayıs 5’de aldığım güzel yorumlar diğerlerine göre 2-3 kat daha fazlaydı o yüzden mutluyum, sağolsunlar 🙂

Samet Tosun: Taezın dışında Türkiye ve dünyada takip ettiğin sanatçılar kimler?

Onur Doğan: Müzik yapmayı sevdiğim kadar dinlemeyi de seviyorum o yüzden playlistim biraz geniş. Türkiye’den Sehabe, Gazapizm, Hayki gibi isimlerin işlerini yakından takip ediyorum hem de büyük bir saygım var kendilerine. Yurt dışından ise Token, Hopsin, NF, Passanger, Samra, Rakim, Nas gibi isimleri seviyorum kendi coğrafyalarında çok yetenekli insanlar.

Samet Tosun: Rope’ yi tanımlayan 3 kelime nedir ?

Onur Doğan: Hırslı, üşengeç, dağınık. Kesinlikle bunlar olurdu 🙂

Samet Tosun: Herkesin merak ettiği bir soruyu sormak istiyorum sana, ilk klibi ne zaman çekiyorsun ?

Onur Doğan: Aslında bugüne kadar 7 tane klip çektik 4’ü solo şarkılarıma üç tanesi düet projelereydi fakat hala bir tam ettiğini düşünmüyorum kendi imkanlarımız dahilinde çekildi hepsi o yüzden çok üst düzey işler değiller ama ilk profesyonel klip olarak konuşursam bu yıl 2 tane çekmeyi düşünüyorum.

Samet Tosun: Bence birazda ilerleyen dönemlerde yer alacağın organizasyon ve yeni projelerden bahsedelim ?

Onur Doğan: Proje olarak harika gelişmeler var; Bir çok insanın tanıdığı benim de çok sevdiğim insanlarla çalışma fırsatı yakaladım bu sene. Projeler henüz bitmediği için isim vermek istemiyorum ama yakın bir tarihte sırasıyla duyuracağım hepsini. Organizasyon konusunda ise biraz arka planda tutuyorum kendimi albüm hazırlığındayım çünkü. bir de malum her konser teklifi olumlu sonuçlanmıyor aksilikler olabiliyor. Ben çantama albümümü koyup kendi organizasyonumu yaparak tüm Türkiye’yi gezmek istiyorum küçük yaşlardan beri hayalim bu. Umarım yıl sonuna doğru ilk adımı atacağım:)

Samet Tosun: Elinde bir imkan olsaydı dünyaya nasıl bir mesaj vermek isterdin ?

Onur Doğan: Biraz klişe ama dünyanın hiç bir coğrafyasında savaşın olmasını istemiyorum o yüzden bu yönde bir mesaj vermek isterdim.

Samet Tosun: Kitaplarla aran nasıl? En son hangi kitabı okudun?

Onur Doğan: Bana ilham veren bir çok yazar var onların sayesinde kitaplarla aram iyi. Ali Lidar’ın Tesirsiz Parçalarını okumuştum.

Samet Tosun: Kahvenin günlük hayatındaki yeri hakkında neler söylemek istersin ?

Onur Doğan: Eskiden kahveyi çok sık tüketirdim fakat artık sevdiğim söylenemez. Onun yerine çay içiyorum bana daha iyi hissettiriyor 🙂

Samet Tosun: Son olarak da kültür sanat hakkında neler söylemek ister siniz ?

Onur Doğan: Sitenizi inceledim gayet güzel içerikler var, özgün kalabilmiş ve devamlı çalışmayı sürdürebilmişsiniz bunun içinde ayrıca tebrik ediyorum. Başarılarınızın devamını, emeğinizin de karşılığını almanızı diliyorum 🙂

Samet Tosun: Bu güzel ve bir o kadar keyifli sohbet için teşekkür ederiz. İnşallah daha güzel yerlerde görüşmek dileğiyle.

Onur Doğan: Yaratıcı sorular için teşekkür ederim, daha güzel yarınlarda görüşmek üzere:)



Devamını oku

Trending