Yeşim Uludağ: Kimya her şeyden önce bir insan ve o da hata yapıp, günah işleyebiliyor!

Oyuncu, Yazar Yeşim Uludağ, hakkında merak edilenleri ve ”Kimya” yı konuşmak için bu hafta bizlerle birlikte.



Samet Tosun: Merhaba Yeşim hanım, öncelikle bizleri kırmadığın için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahseder misin? Yeşim Uludağ kimdir?

Yeşim Uludağ: Asıl ben ilginiz için çok teşekkür ederim. İstanbul’da yaşayan bir Ankaralıyım. 17 yaşımdan beri Ankara’da tiyatro sahnesinde başladığım oyunculuğa, daha sonra sosyoloji eğitimimi 3.sınıfta bırakıp, Konservatuvara girince, Tiyatro eğitimimle birlikte profesyonel oyunculuk hayatıma başladım. İstanbul’a geldim. Dizilerde, reklamlarda, tiyatrolarda oynadım. Sadece oyunculuk mesleğimi yapmak için uğraşırken; birçok şey yaptım ve birçok şeyi öğrenmek zorunda kaldım. Senaryo yazarlığı, proje tasarımları, oyuncu koçluğu, videolar, bestecilik, söz yazarlığı vs… Aklıma gelmeyen şeyler de var. Ne yazık ki birçok şeyden anlıyorum, kurgu- montajdan bile. Bu çok iyi bir şey değil bana göre. Çok açık konuşayım bu kısımları söylemek beni biraz utandırıyor. Kendimi övüyor gibi geliyor. O yüzden işin Yeşim Uludağ kısmı kısaca budur. Detaylar zaten kitabımda yazılı. Birçok şey yapmanın ya da bilmenin pek önemli olduğunu düşünmüyorum. Okuma yazmam da olmayabilirdi. Fakat bu dünyanın biraz kurallarına uymak için en azından bunlar şimdilik yeterlidir diye düşünüyorum. Ama Yeşim kimdir dersen; sosyal medyada çizdiğim imajım biraz rahat, goy goy olsa da; benim de bir gerçek tarafım bir de hologramım var sanırım.:) Yeşim, işin şekilleri ile uğraşanlar için yani sadece ‘dış’a bakanlar için; bir ‘Fabrika Hatası’, ’Çok güzelsin, fazla kafanı yorma bunlar için.’ ha bir de ‘Kimsin sen, neyine güveniyorsun?’ dur diyebiliriz. Bu sözler genel bir veri toplamasıdır:) Fakat işi ‘insan’ ile olanların, görünenin ötesiyle ilgilenenlerin, benimle ilgili tanımlaması çok daha farklı ve güzel olabiliyor. Aslında ‘hiç’ olmak için uğraşırken, ‘hep’ olmak zorunda kalmış, kalıplaşmaya, kategorileşmeye, şekillere karşı biridir ve aynı zamanda karşısındakine hep ‘ayna’ olarak ne görüyorsa onu yansıtan biridir diyebilirim.

Samet Tosun: Peki kitap nasıl ortaya çıktı, bir hikayesi var mı? Anlatmak ister misin?

Yeşim Uludağ: Kitabın çok hikayesi var aslında. Kitap çıkana kadar, öncelikle bazı meslektaşlarıma okuttum. Okuttuklarımdan eleştiri ve başka bir göz olmalarını istedim. Tezimi çürütmelerini istedim. Açık yakalamalarını istedim. Okuduktan sonra yarısı benimle konuşmadı, iletişimini kesti. Birçok insanı kaybettim ya da onlar kaybetti bilmiyorum. Tabi ki destekleyen meslektaşlarım da oldu ve hala da var. Evet ‘bu olursa devrim olacak’ diyorlar. Sonra kitaplaştırmam gerektiği fikri geldi. Çünkü ortada yeni bir fikri iddia ve eser vardı. Notere onaylatmaktansa, hem öğrenciler ve tiyatro camiasına da katkısı olur diye düşündüm. Derdim, fikrimi ve eserimi aslında tescilletmekti. Projemin çok pahalı bir bütçesi olduğu için destek ve fonlar için başvurularda bulunurken de, elimde bilgisayar çıktısı ile gitmek istemedim. Bir yayınevine gittim. Sanattan ya da tiyatrodan çok anladığını düşünen biri, okumadan sadece ‘dini’ diyip ve sadece bir sayfasına bakıp ‘çağdışı oyun’ dedi. Şoka girdim. Sanırım Türk tiyatrosu o yüzden böyle dedim. Bunun benimle ilgili değil, tiyatromuzla ile ilgili bir mesele olduğunu anlattım. Üstüne parasını vermeyi de kabul edince, tabiî ki birden değişimler oldu. Paranın kendini bırak sözü bile ne kadar geçerliymiş. O kişi adına utandım. Fakat, bu defa de ben oradan çıksın istemedim. Kimya’yı emanet edeceğim yer önemliydi. Daha birçok görüşmelerden de, genel olarak devreye egoların, önyargıların girdiğini görünce dedim ki; projenin ruhu zaten kalıpları, önyargıları yıkmak. Tıpkı Şems gibi. Birçok kişiyle görüştüm. Kafamı bir türlü anlamıyorlardı. İnsanlar ve Türk tiyatrosu için bir şey yaptığımı da. Daha doğrusu inanmak istemediler bir de ‘bizden bir şey olmaz’ kafası her yerlerine yerleşmiş. Umutsuzluk da öyle. Bak bu dediğim insanlar öyle ‘cahil’ dedikleri değil, okumuş, kendini ‘aydın’ diye tanımlayanlardır. Derken demek ki dedim ki işin kimyasını buradan bozmaya başlamak gerekiyor. Bilinenin aksini yapmak birçok yeteneğe umut da olacaktı. Çok moralim bozulmuştu. Bu arada hakikaten çok ağladım, çöktüm. Zaman geçiyordu. Bir de oyalayanlar vardı. Hani böyle rüyada koşmak isterseniz de koşamazsınız ya hah aynen öyleydim. Sonra karşıma birden Elpis Yayınları çıktı. Elpis yunan mitolojisinde umut tanrıçasıdır. Evet bu bir işaret olmalı dedim. Oraya mail attım. Sonra bana 27 mart dünya tiyatrolar gününde olumlu cevap geldi. En güzel tiyatro günüydü benim için. Onlar da ilk kez bir tiyatro kitabı çıkaracaktı ve heyecanlılardı. Hemen çalışmalara başladık. Kapak tasarımını yaptık. Sevgili editörümüz Gizem, duygularını yazdı. Arka kapakta bu yazı olmalı dedim. İlk kapağı sosyal medya hesabımda paylaştıktan sonra, orada bir kız figürü vardı. Tam basıma geçecekken, bir yazarın daha önceden kitabında kullandığı bilgisi geldi. Yasal olarak telifi ödenmiş bir görsel basılabilirdi. Fakat onun da hayallerle yazdığı emeğine saygısızlık olmasın diye yayıneviyle ortak kararımız yeni kapak yapalım dedik. Ayrıca ben kapağın bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. 😊 Hani ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Sürekli bir şey çıkıyordu. Sonra dedim ki biz figürü kaldıralım eski hali boş dursun, yazının kimyası bozuk olsun. Kapağa, şekle, surete bakıp önyargılı olanlarla ilgili bir iş değil bu, içerik önemliydi çünkü. Sonunda öyle ya da böyle çıktı. Projenin kitaplaşması henüz işin çok küçük bir bölümüydü ve sonra dedim ki: Yeşim hazırlan, kim bilir daha neler olacak? 😊

Samet Tosun: Yani bir kitaptan aslında çok daha fazlası olduğu zaten belli. Mesela araştırmalarımız sonucu ‘holografik tiyatro’ tanımlamasını ilk siz kullanmışsınız. Anladığımız kadarıyla bunun anahtarı sizde. Nedir holografik tiyatro? Daha önce yapılmış mıdır?

Yeşim Uludağ: Hah işte asıl meseleye geldik. Kitabı okuyabilenler detayları ile öğrenecekler zaten. Fakat imkanı olmayanlar için ve yazarlarımızın da yeni eserler yazması için biraz anlatayım. Holografik tiyatro, tiyatronun ana unsurları korunarak, çağın imkanlarından olan ‘hologram’ın tiyatroya yazılı oyun metni şartıyla uyarlanmasıdır. Tanımlamam budur. Bu benim için yeni nesil bir tiyatro anlayışıdır. Tiyatro oyununda, hologram sadece görsel veya rejisel olarak kullanıldığında ‘holografik tiyatro’ kategorisine girmeyecek. Tiyatro oyun metninin içinde; hologramın ‘olmazsa olmaz’ unsuru olarak kullanılması yani konu itibariyle muhakkak hologram ile alakalı olması gerekir. Yani hologram, eklenmek için eklenmeyecek. Oyun metni içinde en az bir karakterin veya olay örgüsündeki sahnelerin- oyunun olmazsa olmazı olarak- hologram ile zorlama olmadan anlatılması gerekiyor. Dolayısıyla derdim bir şeyleri yıkmak değil tiyatroyu vazgeçilmez hale getirmek olduğu için, önceden yazılan veya klasik tiyatro oyunlarını sahnelerken, hologramı sadece sahne tasarımı olarak ekleyerek; ’holografik tiyatro’ anlayışı benimsenmiş olmayacak. Kategorileştirmek değil niyetim ama, her hologram kullanılan tiyatro oyununa ‘holografik tiyatro’ denilmeyecektir. Holografik tiyatroda hologram sistemi, sadece görsel bir tasarım unsuru değil, kaynağında yani yazılı eserde zaten hologram öğesi barındırmalıdır. Yani yeni eserler yazılmalıdır. Detaylı halini ‘’Holografik Tiyatroda Yazar’’ ‘’Holografik Tiyatroda Yönetmen(ler)’’ ‘’Holografik Tiyatroda Oyuncu’’ başlıkları ile yazdım. Daha önce ise; dünyada da sadece hologram görsel olarak kullanılmış. Sanatçının ölümsüzlüğünü hissedebileceğimiz, konserler yapıldı. Hologram kullanan tiyatrolar da var. Fakat kimse bunun için bir şey yazıp, belli bir temellendirme yapmamış. Adına ‘hologram tiyatro’ diyenler de var. Evet bildiğimiz kadarıyla hece farkı da olsa anlamı farklı olan ve temeli olan ‘’holografik tiyatro’’ ismini ilk bendeniz kullanıyor. Zaten daha önce olsaydı özentilikle her yerde paylaşılıp gurur duyulurdu. Bizden çıkınca ortalığa sessizlik hakim oluyor. 😊 Bir senin mi aklına geldi? Sen kimsin ki? Mevzuları da var tabi ki😊 Tarihte fikirler ve sanat eserleri; hep bir ihtiyaçtan çıktıysa, acıdan, aşktan, dinlerden, inanışlardan çıktıysa bunu yaşamayanların zaten anlamasını beklemiyorum. Bir de her şeyi yeniden keşfettiğimizi pek sanmayalım. Eskiden her şey, alimler tarafından tasvir edilmiş, anlatılmış.Kutsal kitaplarda da var. Sözcükler farklı olabilir fakat anlam aynıdır. Mesnevi’de Mevlana dikkatli okunursa kuantumu bile tanımlamış. Şekilleri geçip, özü görebildiğimiz zaman; çok özenilen filozofların, bilim adamlarının, sanatçıların aslında nerelerden kaynak aldıkları çok belli. Zaten bizim olanları biz söyleyince neden kompleks oluyor anlamıyorum. Her şeyin dönemine ve çağına uygun anlatılması hatta çağını aşması gerekiyor. Bunu da zaten kalabalıklar yapmaz. Az sayıda insanlar yapar, sonra anlaşılır.

Samet Tosun: Elimizdeki Kimya kitabı, bu durumda holografik tiyatro tezinin kurallarını ve bu tezi destekleyen örnek bir eseri yani Kimya’yı barındırıyor. Bu çok önemli hatta bizce de devrim bile diyebiliriz. Sence ülkemizde sanata verilen değeri göz önünde bulundurduğunda, Kimya’ya yani holografik tiyatroya destek verilecek mi?

Yeşim Uludağ: Önce, Mevlana’nın dediği gibi; elimde olmayanlardan değil elimde olanlardan bahsedeyim. Güzelliklerden. Mesela; Tiyatro Gazetesinde, ‘Yeni Nesil Tiyatro- Holografik Tiyatro ve Maceraları’ diye bir bölüm yazmaya başladım. İlk yazım temmuz ayında ve 100. sayılarında çıkacak. Orada bir anı gibi resmen çetele tutacağım. Kimler ne destek verdi, nerelere gittim, tepkiler ne oldu? Nasıl bir mücadele içindeyim? Hepsini yazmak istedim. Daha doğrusu kayıt altına girmesi için Tiyatro Gazetesi emekçilerine rica ettim ve onlar da sevgiyle karşıladılar. Buradan hem Tiyatro Gazetesinin 100. Sayısını tebrik edip hem de teşekkürlerimi tekrar belirtmek isterim. Aslında işin magazin ya da dedikodu kısmı gazetede olacak. 😊 Takip etsinler. Destek verenler ya da vermeyenler herkesin gözü önünde olsun istedim. Bir de yorucu bir süreç olacağının zaten farkındayım, orada bu oyunu çıkarma sürecimdeki tüm gelişmeleri yazmak beni disipline edecek diye düşündüm. Yazarlarımıza çağrı yapmak için de istedim. Bahsettiğin sanata verilen değer çok geniş bir konu. Fakat sanata verilen değere gelene kadar önce sanatçılar ne yapıyor? Değer verilmemesinin nedeni nedir? Sanatçılar orijinal ne üretiyorlar diye toplumun hesap sorması lazım. Şimdi daha da daraltayım konuyu tiyatroya gelelim. Bizim yerel oyunlar yazıp toplumun anlayacağı, sevebileceği şeyler yapmamız lazım. Seyirci ve insan ayrımı yapmadan hatta şehir ayrımı yapmadan olmalı bu. Bazı sanatçı büyüklerimden özür dilerim ama, ben birçok şeyden rahatsızım. Rahatsız olduğum için bunun dışavurumu, Kimya ve ‘holografik tiyatro’ oldu. Yabancı oyunları çevirip oynamaktan başka Türk tiyatrosu adına güzel ya da çirkin, doğru veya yanlış bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yeni bir cümlem var yani. Fakat artık yeni cümlelerimiz çoğalsın istiyorum. Bunun için de ‘holografik tiyatro’ hepimiz adına, dünya platformunda ilk kez Türk tiyatrosunun bir sözü olması adına da belki de bir vesile olacaktır. Bu benim değil çünkü hepimizindir. Holografik tiyatro, Türk tiyatrosunundur. Diğer taraftan da pahalı bir teknolojidir. İşte ne kadar çok eser yazılıp, yayılması için çabalarsak, o kadar normalleşecek ve ihtiyaç haline gelecektir.Diğer taraftan destek verilmesi-yalan söylemek istemem- herkesin niyetine kalmış bir durum. Ben kendime değil, tiyatroya hayran toplamak istiyorum. Ülkemiz için gerçekten bir şey yapmaya çalışıyorum. Bu aşamaya kadar zaten tek başıma bir şekilde geldim. Bundan sonra da bazı şeylere gücüm yetmiyor. Para gibi mesela. Bu kısmı hiç düşünmemiştim. 😊 Bunun içinde gerekli yerlere başvurularda bulunuyorum. Her yeri herkesi seferber etmeye çalışıyorum. Deli diyorlar, olsun artık olan oldu. 😊 Güzel diğer destekleri gazetede yazacağım. Sürpriz olsun. Şu ana kadar ki destekler iyi gibi. Olumsuzları pek konuşmayalım bence. Kimseden de benim kadar inanmasını zaten beklemiyorum. Oyunu sahneleyebilirsem öyle daha iyi anlaşılacağım. Destek konusunda yine de söyleyeyim; Holografik tiyatroya, Kimya’ya her türlü güzel desteklerinizi bekliyorum. Çünkü bu bir tek benim değil hepimizin.

Samet Tosun: Sanat tarihinde Tiyatro akımları ve bu akımların öncüleri Türk tiyatrosunu da etkilemiştir, hala da etkiliyor. Sana da holografik tiyatro akımının öncüsü diyebilir miyiz ve sen Türk tiyatrosunda yeni bir devir başlatabilecek misiniz?

Yeşim Uludağ: Holografik tiyatro bir akım mı değil mi bunu tarihsel süreç belirleyecek. Çok büyük laflar etmek istemem. Yeni nesil tiyatro anlayışım ve fikrim dedim evet. Hatta şu an alternatif de diyebiliriz. Fakat bir önceki soruda bahsettiğin gibi desteklere bağlı. Kişisel bir fantezim değil belki de öyle kalacak bilmiyorum. İşte burada gerçekten desteğe benim değil, tiyatromuzun ihtiyacı var. Tekrar söylüyorum: Olay ben değilim, biziz. Tiyatromuz. Dediğin gibi akım olması için de zaten bunun yayılması gerekir. Benimsenmesi gerekir. Tek başıma bir yere kadar, en fazla oyunu oynayarak yapabilirim. Fakat yeni eserler yazılması gerekiyor ki , bunu daha da resmileştirelim. Önemli bir çağrı yapayım; başta ülkemiz yazarları olmak üzere tüm dünya yazarlarının ‘holografik tiyatro’ya yeni eserler kazandırmasını temenni ediyorum. Belki o zaman akım olur holografik tiyatro. Acayip şeyler yazılabilir. Mesela bir korku- gerilim oyunu, çocuk oyunları daha neler neler yazılır. Seyircinin yaşayacağı güzelliği zaten anlatamam. Ya ben çok heyecanlıyım. Kimya sadece bir örnek ve temsili olacak. Eğer güneş ilk buradan doğmazsa, yani biz, bizim olanı sahiplenmezsek, dünyayı aydınlatamayız. Bu devir başlatmak mevzusu da tartışmaya açık olabilir. Devri ben değil bizim başlatmamız için çabalıyorum. Biz yapamazsak silinip gidecek. Ben sadece oyunumu sahneleyeceğim ve bir tane müzelik örnek olarak kalacak. Türk tiyatrosunda yeni bir devir başlatabilir miyiz bilmiyorum hepimiz göreceğiz fakat kendimde yeni bir devir çoktan başladı.

Samet Tosun: İlk Holografik Tiyatro Kimya’yı kitaplaştırdığın için ve bir ilk olduğu için soruyorum. Diğer dillere muhakkak çevrilmesi gerekiyor, bunun için bir çalışmanız var mı?

Yeşim Uludağ: Evet bunu ilk günden beri düşünüyorum. Elpis emekçileri ile de öyle bir çalışmamız ilerleyen zamanda olacak. Her şeye şu sıralar yetişemiyorum. Hem oyunu sahnelemek için görüşmelerdeyim, sponsor arıyorum, başvurular yapıyorum. Sahne olarak düşündüğüm, yani ilk holografik tiyatro sahnesini kurmak için mücadele veriyorum. Çünkü başlangıç için sürekli sahne değiştirmek ağır gelebilir. Bir yerimiz olmalı. İstediğimiz zaman çıkıp oynayabileceğimiz. 😊 Ayrıca belki de yazılacak diğer holografik tiyatro eserlerine de ev sahipliği yapacak. Ya da yeni sahnelerin açılmasına belki de vesile olacak. Oyunu yönetmesini istediğim yönetmenlerle görüşüyorum. Bir taraftan işte senin de vesilenle yazarlarımıza çağrılar yapıyorum. Her gün, her şeyin hallolmuş bir şekilde artık role hazırlandığımı, provalara başladığımı hayal ediyorum. Normalde sadece bunu yapmam gerekirken, yine her şeyle ilgileniyorum. Yalnız gerçekten arada olumsuzluklar olsa da, yorulmuyorum. Bunlar da zaten para için yapılacak işler değil. Ben sadece inandım, hayal ettim bunun için çalışıyorum.

Samet Tosun: Çok zor bir işin altına girmişsin. Türk tiyatrosu ve sanat adına, ülkemiz adına çok değerli bir iş yaptığının umarım farkına varılır. Biraz da Kimya’dan bahsetmek istiyorum. İlk holografik tiyatro eseri Kimya. Kim ya Kimya?

Yeşim Uludağ: Kimya aslında Kimya Hatun, Mevlana hazretlerinin manevi kızıdır. Şems ile evleniyor ve Şems’e çok aşık oluyor. Fakat Şems, onun tenine değil ama ruhuna dokunuyor. Aslında Şems Allah aşkı ile yanıp tutuşurken, Kimya da Şems’in aşkıyla yanıp tutuşuyor. Dört buçuk yıldır üzerinde çalışıyorum. Yeterli kaynaklar yok, Kimya ile ilgili genelde romanlar var. Birçok kaynak taramalarımda gördüm ki, bazı tutarsız bilgiler de var. Hatta iftiralar da var. Resmen kafayı yedim. Çok da fazla bilgi olmadığı için, Şems’e yoğunlaştım. Dolayısıyla Mevlana ve tasavvufa yoğunlaştım. Çünkü Kimya’nın Şems’e aşkı onu Şems’e benzetecekti. Şems’i bilmeden Kimya’yı pek anlayamayız. Çok kısa şöyle söyleyeyim: Mevlana daha naifken, Şems daha asi ve sivri dilliymiş. Mevlana ‘öğretmenim’ der Şems için. Bu veliler çok önemli değerlerimizdir. Şems de öyle bir Allah aşkı var ki, tüm hayatını ‘bir lokma bir hırka’ felsefesiyle geçiriyor. Fakat yobaz değil. Son derece yenilikten yana. İnsanları din adı altında cehennemle korkutanların düzenini yıkmıştır Şems. Sahte hocalara karşı çıkmış, o yüzden de çok düşman toplamış. Bu söylediklerim zerre bile değil çok daha fazlası var. Şems’in bu yenilikçi özgün tavrı Kimya oyununa da yansımalıydı. Çağa uygun ve Şems gibi, kalıplara karşı, önyargıları yıkan bir tavır olmalıydı. Kimya Hatun da tarihi karakter sebebiyle bu Pirlerin dizlerinin dibinde ömrü geçiyor. Sonra aşk acısından hastalanıyor ve genç yaşta ne yazık ki ölüyor. Yetim bir kız. Mevlana onu çok güzel eğitiyor. Hatta ,’Kimya’ ismini de Mevlana koyuyor. Çok güzel isim değil mi? Mesnevi’de ‘kimya’ sözcüğünü çok kullanır Mevlana. Her şeyin bir kimyası vardır yani. Kimya, kimyaları bozmaya, değiştirmeye gelen belki de daha fazlası bir kadındır. Aklın kimyasıyla da oynuyor. Bu yüzden sahnede aynı kişiden en az iki tane var. Kanlı canlı hem de. Hangisinin gerçek Kimya Hatun olduğunu bulan olursa bana da söylesin. Hayali bir kurgu yaptım. Kaynak yetersizliğinden dolayı, benim yarattığım Kimya; aklımızın kimyasıyla oynayan, dinine son derece bağlı bir kadının ne kadar da yenilikçi bir tavırla, anladığımız dilden konuşan ama Şems gibi de lafını esirgemeyen çok zeki bir kadın. Biz okurken veya izlerken hangi zamanda olduğumuzu bilmezken, Kimya hangi zamanda olduğumuzu biliyor. Ben de hikayedeki zamanı bilmiyorum bu arada. Yani ben bilmem Kimya bilir Kimya’yı. 😊 Kimya her şeyden önce bir insan ve o da hata yapıp, günah işleyebiliyor. Sonra bir kadın, onun da arzuları, yaşamak istedikleri olmuş ve yaşayamamış. İç hesaplaşması, çatışması olurken aslında topluma da bazen ayna oluyor. Hurafeleri savunurken bile, kendini çürüttüğü anlar oluyor. Her türlü sorgulamaları , dedikoduları yüzeye çıkarıp, bunu konuşmaktan da çekinmeyecek kadar cesur bir kadın Kimya. Ezber bozuyor. Bazen bir kurban, bazen cellat oluyor. Bir başkaldırısı ve aşkı var. E tabi aşk var aşk var bir de. İçindeki putu aşk sanıp, diğer ‘aşk’ı mı unutuyor yoksa ‘aşk’ı keşfedip putlarını yıkabilecek mi? Yoksa hepimizi kandırıyor mu? Kısacası hangi zamanda olursa olsun; Kimya, bir umut projesidir. Kimya, umuttur. Kimya, bu dünyadan sıkılanlar için ayrı bir dünyadır ya da dünyanın ta kendisidir.

Samet Tosun: Neden Kimya Hatun? Kitapta anlatmışsın fakat yine de kısaca ilk çıkış noktasını ve seni neden etkilediğini kısaca anlatır mısın?

Yeşim Uludağ: Her şeyin sebebi küçük bir kız çocuğu ve imkansız aşk yaşayan bize ait bir kadın hikayesi aradığımdandır. Öncelikle şunu söyleyeyim. Tiyatroya başladığımdan beri çok fazla turne yaptım. Ülkemizin Doğu, Batı, Kuzey, Güney ayrımı yapmadan, köy, kasabalarına kadar hemen hemen her yerinde sahneye çıktım. Bu arada gayet işte entel dantel takılıyorum, yaptığımız işi çok kutsal sanıyorum işte sanatçıyız yani öyle düşün😊 (Şu an o hallerim aklıma gelince çok gülüyorum.) İnsan içindir diyorum fakat insanlardan ve insanlarımızdan haberim falan yok o kadar tutarlıyım. Ama nedir? Sahne kutsal. 😊 Kutsal her şey kutsal da biz kim için ne için yapıyoruz bu işi? Hani işimiz insanla ama insanlardan haberim yok. Tiyatro’nun da bazı kuralları olduğuna inanıyorum o zamanlar. Bilinçli seyirci de gördüm, ilginç seyirciler de gördüm. Sanattan tiyatrodan anlıyor gibi yapan seyirci de gördüm, anlamasa da o an zevk alıp bir daha geleni de gördüm. Neler neler gördüm. Daha fazlasını kitabımda ‘’Yeşimce- Yeni ve Yeni Cümle’’ bölümünde okuyup şaşırabilirler. Bunları söylemekteki sebebim seyircileri değil; kendimi suçlamamdır. Kesilen ahkamların aklıma gelmesidir. Yoksa şu kolay ‘toplum bizi anlamadı.’ Ya da ‘seyirci anlamadı.’ Topu seyirciye atmak kolay, hatta suçlamak da kolaydır. Hatta gamsız bir iştir. ‘’Ben sanatımı yapayım da- ki yapılan sanat mı o da tartışılır- beni ilgilendirmez. ‘’ Mantığı ile sanırım bu yüzden her şey hala aynı. Peki biz nerede bu işi yapıyoruz? Türkiye’de. Sanatın evrenselliği kimliksizlik demek değildir. Bir özgün tavrı ve tarzı vardır. Evrensellik adı altında biz, bize ait olmaktan çıkıp, hiçbirimizin anlamadığı ama anlıyor gibi yaptığı işler yaptığımızı anladım. Düşünün ben bile anladım. 😊 Anadolu turnelerimden birinde; ‘kutsallığı’ ve ‘sözde kuralları’ yıkan küçük bir kız çocuğu gördüm. Sahneye gelip bana dokundu. Oyun esnasında düşün. Şaşkındı. Bir de beni düşün, içimden diyorum ki ‘bu nasıl organizasyon?’ Nasıl güzel ‘sanatçı’ kafalarındayım değil mi bak? 😊 Bu arada oyunda tek kadın oyuncuyum. Hepsi erkek hani baya ana kraliçe modundayım. Oyun bitti çıkışa o kız çocuğu geldi. Hayatımın olaylarından biridir. Şu an seninle sohbetimin bile belki de sebebidir. Önce sarıldı. Şaşkındı. Hayatında ilk kez tiyatroya gelmişti fakat yetişkin oyunuydu. Bir taraftan da babası benle görmesin diye saklanıyordu. Oynadığım rol de biraz gıcık bir roldü öyle söyleyeyim. Yani oyun ortasında ‘Allah belanı versin.’ Diye bağırıyorlardı. 😊 Çok büyük mutluluktu bunlar benim için. İnsanlarımız nasıl inanıyorlardı öyle bir insan olduğuma. Şimdi bir çocuğun sevmesi bu rolü çok ilginç geldi bana. Asıl ilginç gelen ne biliyor musun? Sahnede gelip bana dokunması ben gerçekten kadın mıyım diyeymiş. Çünkü o kız çocuğuna öğretilen şey, kadınların şeytan olduğuydu. Kadın hiçbir şey yapamazdı. Her şey kadına günahtı. Babası evden çıkarmıyordu, bir tek o oyun için(konusu itibariyle) çıkarmış. O da sahnede bir kadın görüyor hem de dolu erkekle. Bana: ‘Sen tek kız mısın?’ diye sorduğunda, evet dedim sonra şaşırıp; ‘bu kadar erkekle mi’ diye sorduğunda da ben de buna şaşırmıştım. 😊 Ona sadece şunu diyebildim. ‘Kızlar her şeyi yapar, bunu sakın unutma. ‘’ sadece bu cevabı verebildim. Yarım kaldı cevabım. Diyemedim ki ‘kızlar sahneye çıkabiliyor.’ Bak bak şimdi ne kadar da sanatta ve sanatçı bir insanmışım ki, daha işimizi sergilediğimiz insanlar ‘Kadınların sahneye çıktığını’ bilmiyor. Biz ne yapamamış ya da ne yapmışız da durum böyle dedim. Haksızlık bu dedim. Sadece belli kişilerle, belli yerlerde bu işi yaparak ‘ben sanatçıyım’ demekle bir de üstüne dolu ahkam keserek hatta sanatın kaderini belirlediğini sanarak olmadığını anladım. Düşünün ben bile anladım. 😊 Herkesin hakkıdır tiyatro izlemek. Sonra anladım ki insanlarımız her tarz oyuna gitmiyor. Kadınlar için özellikle evden çıkarılmayan kadınlar, kız çocukları için olsun istedim. Evden çıkarılmalarına izin verilen bir konu olmalıydı bu. İşte orada biraz sosyoloji bilgilerimi devreye sokup analizler yaptım. Toplumumuzun değerleriyle ilgili ama değerleriyle oynamadan, onların dikkatini çekecek ‘bize ait’, propaganda kokmayan, evrensel değerleri de taşıyan bir kadın oyunu oynamak istedim. Kimya’yı buldum. Yazar aradım. Ben sadece oynamak istemiştim. 😊 Sonra yazdım. Son iki buçuk yıl da, hologram ile mi olması gerekir yoksa hologramsız mı olması konusunda içimde çok savaş verdim. Sonunda tasavvuftaki ‘ayna’ metaforundan dolayı ve daha bir çok anlamından dolayı, kesinlikle böyle bir oyun olmalı dedim seyircimizin hem görsel olarak tiyatroyu sevmesini sağlayacak hem de içerik olarak zaten hologramın çok büyük bir anlamı olacaktı. Derken yeni bir tiyatro fikri de çıktı. Araştırdım yok. Nelere vesile oldu o kız çocuğu. O çocuğa cevap verebilmek için, var olan düzende de bulunmadım. Yeni bir cümlem olduğunda konuşacaktım. O saate kadar yapılan her iş bana göre boştu. İşte oyalanmacaydı. Bunu kendime dert edinmem de ilginçti. Ben de anlamadım sadece inandım. İnsanlar için sorumluluk hissettim. İşimi kim için ve kime yapacaktım? Sonra bazı meslektaşlarıma da söyledim. Yeni ne yapıyoruz biz? Bu insanlar için ne yapıyoruz? Dedikçe daha da sevildim. (!) 😊 Sanatın artık lüks olduğuna inanmıyordum. Biz kimiz ki insanlara aramıza ‘lüks’ adı altında engel koyalım? Özentilikten de sıkılmıştım. O kız çocuğu, kadınların her şeyi yapabildiğini görsün diye başladım. Holografik tiyatro fikrini yaratma sürecimde de, sebeplerimdendir. Kitabı alıp okuyamayabilir ama belki burayı okursa ona cevabımın yarım kalan kısmını söylemek istiyorum: Kızlar her şeyi yapar bunu sakın unutma. Kızlar sahneye de çıkar. Hatta sahneye çıkan aynı kızdan bir tane de olur, yüz tane de olur. Düşün sahnedeki kız, bu kadar çok olurken, kim bilir senden kaç tane daha sen çıkar?

Samet Tosun: Kitapta yine bir ilk midir bilmiyorum fakat “Kimya’nın Kimyası” diye oyun bittikten sonra oyunun yedi katmanlı bir hikaye bölümü ve oyundan çıkardığın bölümler de var. Gerçek hikaye aslında hangisi? Çok etkileyici. Oyunu izleyecek seyircilerin gerçekten bilemeyeceği sırlar bunlar. Sana oradan okuyucu olarak bir soru soracağım daha doğrusu yazdığın gibi sana bir seçimimi söylemek istiyorum. Robotik dış ses kim? Bence hepsi sizsiniz. Yeni iddiası olan varsa kitabı okusun kapışalım. 😊

Yeşim Uludağ: Kimya’nın bir sözü var öyle söyleyeyim: ‘Bu da bir olasılık.’ Oyunun bilim-kurgu tarafı olduğu için, dramaturji çalışması tamamıyla okuyucunun seçimlerine bağlı. Kesin bir doğru yok. Yedi katmanlı dramaturji çalışmasını bilmiyorum ilk midir fakat oyunu sahneleyebilirsem, seyircinin bilemeyeceği sırlar için ve okuyanlar için de hem eğlenceli olsun hem de akıllarının kimyasıyla oynamak için yazdığım bir çalışma. Tercih onlara kalmış. Bir de oyun hala devam ediyor olabilir. 😊 Her çağdaki anlamı değişebilir. 300 yıl sonra farklı yorumlanabilir. Yaşayan, hareketli, durmayan bir kafa var içinde.

Samet Tosun: Okurken daha “ilk sıralardan izliyormuş hissi’’ne gerçekten kapılıyor insan. Kimya’yı izlersek çıldıracağımıza inanıyorum. Bizi ne zaman çıldırtacaksın?

Yeşim Uludağ: Ben şimdiden çıldırmak üzereyim. Her anlamda. Net bir şey söyleyemiyorum. Her şeyin paraya bağlı olduğunu da söylemek istemiyorum. Fakat önümüzdeki sezona yetişmesi için mücadele veriyorum. Kısacası ne zaman çıldırmamız gerekiyorsa o zaman çıldıracağız.

Samet Tosun: Senin derdin ne? Diyorlardır muhakkak. Ben de sorayım, senin derdin ne?

Yeşim Uludağ: Evet bu tarz şeyler söylüyorlar çevremdekiler. Cevap verince de inanmıyorlar. İnsanların yürekten bir şey yaptıklarını, hesapsız kitapsız gidenleri görmeye tahammülleri yok. Dertsiz sanıyorlar. Derdim ve olumsuzluklar çok. Fakat sürekli onlara yoğunlaşarak bir şey olmadığını gördüm. Diğer taraf daha zevkli. Güzel dertlerim var. Derdim, söyledim bir daha söyleyeyim: (bu konuyla alakalı olarak); derdim kendime değil, tiyatroya hayran toplamaktır.

Samet Tosun: Son olarak da; Kimya’ya yatırımcı olacaklar aslında Türkiye’ye yatırım yapacaklar. Şu an yorucu bir süreçtesin, biz de senin çağrını duyurmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. İnşallah Kimya’nın oyun tarihlerini de duyurduğumuz ve seninle bir de öyle sohbet ettiğimiz günler de gelecektir. Teşekkür ederiz.

Yeşim Uludağ: Yaratıcı sorular için ben de teşekkür ederim, daha güzel yarınlarda görüşmek üzere:)

Röportaj: Samet Tosun
[email protected]



Yeşim Uludağ: Kimya her şeyden önce bir insan ve o da hata yapıp, günah işleyebiliyor!” için bir yorum

  • 30/06/2019 tarihinde, saat 15:32
    Permalink

    Değerli dostum, güzel insan Yeşim Uludağ
    Yolun hep açık olsun. Bu iş senin için çerez, sen bunu da halledersin biliyorum😉Başarılar.

Bir cevap yazın